- Kategori
- Deneme
Renkli Eşek

Arkadaşım Eşek
Hepimiz hayatımız boyunca bir renk olmaya çalışan varlıklarız. Daha doğrusu bir renge benzemeye çalışırız. Hepimiz renksiz doğarız. Hayatımız boş bir boyama kitabı olarak elimize verilir.
İnişli çıkışlı güzel veya çirkin resimler yaparız. Buna yaşam deriz. Kimi kırmızı, kimi yeşildir mesela. Boyaları kullanmayı öğrendikçe kendi hayatımızın ressamı oluruz. Hayatta tecrübe kazanmak diyebiliriz buna. Aşama aşama, kademe kademe ilerleriz.
Seçtiğiniz yaşam, yaptığınız tercihler resmi büyütmenizi isteyebilir, sağlayabilir. Ek resimler çizmeniz gerekebilir. Mesela evlenebilirsiniz, çocuk sahibi olabilirsiniz. Bu durumda başkalarına da renklerinizi sunmanız ve paylaşmanız gerekir. Mecazlardan çıkacak olursak; başkalarına renk sunabilmek için önce kendi renklerimizi belirlemiş olmalıyız. Eğitim, bilgi, iş ve kariyer. Tercihlerimizle uyum içinde olmalıyız.
Bunu basit bir felsefe üzerine kurabiliriz. Hayat, yuvarlak dünyada düz yürümeye çalışma sanatıdır.
Doğru tercihlerle, doğru adımlarla ilerlemeye çalışmak çok önemli. Bu konuda uzmanlaşmak mümkün değildir. Her yaş yeni bir tecrübedir. Kendimizin dahi üstadı değilizdir. Bruce Lee’nin meşhur cümlesini hatırlamak gerekir:
“Bilginin sonsuz olduğu dünyamızda, üstat kelimesine inanmam.”
Ufak bir anımı paylaşmak isterim.
İki ülke, hala lalelerin nereye ait olduğunu tartışır, konuşurken, müzik eğitimi alıyordum Rotterdam, Hollanda’da. Bir lale(!) ülkesinden bahsediyorum size. Hani lalesi çok, havası bok bir ülkede gelmişim dünyaya. Düzeni ve eğitimi çiçek gibi de olsa, insanı küresel, kuru zihinlidir mesela. Hiç çekinmiyorum. Bunu yüzlerine de söylüyorum. Orada neden bir renk olamadığımdan bahsedeceğim sizlere.
Müzik eğitimi görüyordum. Donald Brehm isimli müzik eğitmenim (hocam) adeta ikinci babam gibiydi. Kibar, naif, sempatik bir adamdı. Son eğitim yılında bana kurduğu cümleyi hiç unutmadım: “evlat, sana öğretebileceğim her şeyi öğrettim. Nota biliyor, on parmak piyano çalıyorsun. Konservatuvara gideceksin. Haftaya sevdiğin bir sanatçının eserini getir. Notasını yazalım ve çalışalım.”
Barış Manço yeni vefat etmişti. 3 gün odadan çıkmadım vefatında. Çok seviyordum.
Hollandalı hocamla bir Barış Manço eseri çalışmanın heyecanı içindeydim. Müzik ve nota evrensel de olsa, bir Hollandalının bir Barış Manço eserini nasıl icra edeceğine şahit olacağım için heyecanlanmıştım.
Çalışacağımız eser de belliydi: Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
Bir hafta geçti ve müzik okuluna koşturdum. Hocam gelmemişti ve çok üzülmüştüm. Elimdeki kasetle buruk bir şekilde eve döndüm. Bir hafta sonra yine koşturdum. Hocam yine yoktu ve resepsiyonist yeni bir hocanın geleceğine dair bilgi verdi. Çünkü hocam hastalanmış ve bir müddet gelmeyecekti. İçimdeki heves kırıldı.
Wilma isimli bayan bir hocam oldu. Kadının takıntıları vardı. Irkçılık seziyordum kendisinde. Benim aldığım eğitimi ve başarımı çok sorguluyordu. Bütün derslerimi yeniden gözden geçirmek istediğini ve gerekirse çalışmalara sıfırdan başlayacağını söylemişti. İki hafta kadına zor dayandığımı hatırlarım. Üçüncü hafta ise kendisi çıkmış ve yerine Ludwig hocam gelmişti. Bana Wilma’yı mumla arattı diyebilirim. Adam bana, “Türkler müzik biliyor mu” diye çok takılırdı. “Sen nasıl öğrendin? Yoksa sen Türk değil misin?” derdi.
Doğduğum bir ülkede, her çeşit insanla, arkadaşla aynı sınıflarda okumuş olan ve ırk ayırımı, ten rengini fark etmeyen, umursamayan bir yapım vardı. Gerçi, yine öyleyim fakat dikkatliyim. İngilizlerle, Hollandalılarla, yani her çeşit kültürle arkadaşlık yaptığım halde kafama ilk kez, “onlar, bunlar, şunlar, sizler ve bizler” kelimeleri yerleşti. Hepimiz farklı renklerde olsak bile, dünya bahçesini oluşturan çiçekler değil miyiz? Bir renk eksik olsa, gökkuşağına gökkuşağı diyebilir miyiz? Konu renkler değil miydi?
Ludwig hocam da kısa sürede gidince, yerine Renee isimli hocam geldi. Gözleri görmüyordu, kördü. Notayı bulan, keşfeden de kördü tarihte. Bu yüzden kusur veya ayıpmış gibi algılayan terbiyesiz bir zihne sahip olmadığımı bilirim. Ama ilk hocam Donald’dan sonra onu çok sevdim ve saydım diyebilirim. Yine de Donald hocamı merak ediyordum. Bir gün, Renee hocam sesimde bir burukluk sezdiğini ve kulağına üzgün geldiğimi söyledi. Bende Donald hocamın hastalandığını ve merak ettiğimi ifade ettim. Onunla bir Barış Manço eseri çalışacağımızı açıkladım.
Renee hocam şu sözlerle devam etti: “sen çok başarılı bir sanatçı olacaksın. Çok güzel düşünmüşsünüz. Eh getir, birlikte çalışalım istediğin eseri.”
Tabi ben bu konuda kırılmıştım. Bir hafta sonra karambole bir kaset aldım elime Barış Manço’nun. Müzik okuluna gittim ve hangi eser çıkarsa onu çalışabileceğimizi söyledim. Karşımıza “Arkadaşım Eşek” eseri çıktı.
Renee hocam bu eserin şahane bir melodiye sahip olduğunu ve mutlaka çocuklara öğretmek istediğini ifade etti. Bir çocuk eserine de benzese, aslında o eserin çok farklı bir anlamını yıllar sonra anladım. İlk hocasını seven ve merak eden bir çocuktum oysaki. Barış Manço hayranlığım zaten tartışılmaz.
Müzik okulunun biraz ilerisinde bulunan Rotterdam Konservatuvarına geçmiştim. Evimizin yolu da o yolun üzerindeydi. Yeteneğim olduğu için konservatuvarda herkes benden büyüktü. Çok sevenim oldu orada.
Yine bir gün, ilerleyen zamanlarda eski müzik okulumu ziyaret etmiştim. Neticede Donald hocamın hasta olduğunu biliyordum fakat haber almaya çalışıyordum. Sadece müzik okulunun web sitesi ile ilgilendiğini biliyordum.
Girdim müzik okuluna. Koridorda bir duyuru panosu vardı. Orada şöyle bir duyuru yazısı ile karşılaştım:
“Sayın hocamız Donald Brehm kansere yenik düşmüştür. Müzik eğitimine ve okulumuza verdiği katkılardan dolayı minnettarız. Mekânı cennet olsun.”
Önce Barış Manço’yu kaybeden ben, şimdi baba gibi gördüğüm eğitmenimi kaybetmiş oldum. Şok oldum.
Ağlaya ağlaya gittim. Bir de sessiz ağlarım ki sormayın. Barış Manço’nun eseri toparlanmamı sağladı. Ne de olsa Renee hocam çocuklara, öğrencilerine, “Arkadaşım Eşek” eserini öğreteceğini söylemişti. O söz tutuldu. Ne zaman okulun önünden geçsem, o eseri duyardım. Bana ırkçılık yapan ve onlar gibi olmamaları için Barış Ağabey, Hollandalılara karşı Hollandalıları uyarıyordu.
Yani bana yardım ediyor ve şunu diyordu Barış Ağabeyimiz Arkadaşım Eşek eseri ile:
“Evet, bizlerde sizlerin arkadaşlarıyız. Büyükleriniz gibi Eşek olmayın. Yoksa bütün Arkadaşlarımız Eşek olur.”
Ne de olsa, “En güzel dil, tatlı dildir” diyen büyük bir sanatçıydı Barış Manço.
“Sen tersine gidiyorsun” diyorlardı. Nasrettin Hoca’nın eşeğe ters binmesi neyi ifade ediyorsa benimkisi de o’dur.
Hayır, asla hocayla bir olamayız. Neticede Barış Manço’nun ve Nasrettin Hoca’nın eşeği, aynı eşektir.
Böyle bir ülkede renklerin içinde renksiz kalma durumu budur. Bu sadece kısa bir örnektir. İşte boya kalemlerini istemeden de olsa ilk bıraktığım yer orasıdır. Pes etmek mi? Hayır! Benimkisi büyümeye başlamakla alakalıydı sanıyorum. Önemli olan lalelerin nereden geldiği değil, onların renklerini bilmek ve sevmektir. Fazla söze gerek yok.
Kimi Nazım gibi bir ceviz ağacıdır Gülhane Parkında, kimi de lale ülkelerinde Sarı Çizmeli Mehmet Ağa.