- Kategori
- Sinema
Robert De Niro...Ve restoranı Tribeca Grill...

Bu aktöre karşı garip bir yakınlık duymaktayım hastalık derecesinde, saplantı olur ya bazı durumlar insanda, o da benim saplantım desem bilmem anlaşılır mı?... Hani bir aktöre hayranlığın ötesinde bazı duygular beslersiniz, bir yanım aşık gibi tutkulu, bir yanım çok yakınımmış gibi sevgi dolu, tarifi zor bir durum zorlanıyorum ifadelemekte... Film seçerken şayet o hafta Robert De Niro'nun rol aldığı bir film varsa konusuna hiçbirşeyine bakmadan direk olarak tercihim olur... İzlerken kendimden geçerek filmin her anını öyle bir hayranlıkla izliyorum ki... Ne muhteşem bir oyuncu olduğunu yanımdaki arkadaşıma birkaç kez söylersem, içimden defalarca tekrarlayarak haklıyım diyorum baksana yine nasıl da bürünmüş rolüne... Tüm filmleri muhteşem olmayabilir, film kötü de olsa De Niro'yu seyretmek büyük keyif veriyor bana...
Sevgili Kerem Oğuz bir blog yazmıştı De Niro ile ilgili... Okumuştum, hoşuma giden çok ilginç bir yaklaşımdı, Al Pacino ile mukayese ettirip halefini sormuştu De Niro'nun... Tüm karakterleri bitirip uzunca bir yorum yazmıştım gecenin bir yarısı uykulu gözlerle... Tam gönderecekken netten düşmenin gazabına uğramıştı yorumum ve bir daha yazamamıştım iş yoğunluğundan... Şimdi burada yazıyorum tekrar sevgili Kerem, bence De Niro tek geçilir, üzerine tanımıyorum gelmez de bir daha böyle bir aktör... Çok iyi oyuncular var çok beğenerek izlediğim ama olamaz De Niro'nun ne halefi olabilir ne de benzeri, o başlı başına bir ekol örnek alınması gereken... Al Pacino da muhteşem bir oyuncu, aslında mukayese etmek yanlış gibi geliyor bana, benim görüşüm böyle, katılan olur mu bilemem... Ve blogdaki De Niro ile ilgili cümleyi tekrar yazmak istiyorum burada... "Oynadığı benzer karakterlerde bile kendisini taklit etmeyen tek oyuncu" bu cümle ne kadar güzel anlatmış büyüklüğünü...
Bir yorumda da komedi rollerinde başarılı bulmamış bir blog yazarımız, saygı duyuyorum görüşüne ama bence onlarda da muhteşemdi. Tamam alışmıştık onu ciddi karakter rollerinde görmeye ama komedi filmlerini izlerken o rolü unutup farklı bir gözle izlenirse çelişki oluşmaz. Bill Crystal ile oynadığı Analyze This filminin afişini görüp komedi olduğunu öğrendiğimde büyük bir şüpheyle, acaba nasıl oynamış diye soru işareti oluştu beynimde... İzlediğimde hayranlığım bir kat daha arttı, oyuncu diye buna derim işte dedim kendi kendime. Hatta film çok beğenildi, hasılat süperdi ve devamı çekildi, ikincisinde de aynı başarı tabii ki... Diğer komedi filmleri Ben Stiller ile oynadığı Meet the parents ve Eddy Murphy ile oynadığı Showtime da muhteşemdi... Bir komedi filmi daha vardı tam hatırımda olmayan, ince bıyıklı bir komedyeni canlandırıyordu... Diğer filmlerinden bahsetmeme bilmem gerek var mı?... Sadece zorlu rakiplerini rahatlıkla geçerek oscar kazandığı Raging Bull - Kızgın Boğa filmindeki 20-30 kilo almış, göbekli, kırık burunlu, dünya orta sıklet boks şampiyonu Jake La Motta karakterini hatırlamak yeterli sanırım..."Kendisini, görünüşünü ve sesini değiştirebilen, drama veya komedi ayırmadan oynayabilen, Amerika'nın son yirmibeş yılda yetiştirdiği en büyük ad ve sima" diye takdim ediliyor ve hak ediyor bunu...
Bu bölümde de restoranı Tribeca'dan bahsetmek istiyorum... Geçtiğimiz yıl öğrendim De Niro'nun restoranları olduğunu ve önceki gelişlerimde gitmediğime hayıflandım. Geçen hafta New York'a inmeye karar verdiğimizde oğluma gündüz sevgili Newyorker'ın önerdiği Tarih Müzesine akşam da benim tercihim olan Tribeca Grill'e gitmek istediğimi söyledim. Soho'daki Nobu adlı restoranı sadece Japon mutfağı olduğu için tercihim hem balık hem et çeşitleri mevcut Tribeca'daki Tribeca Grill oldu. Bir de kulağa hoş gelen bu isim çekmişti beni belki de... Saat 17.30'a yer ayırttık, heyecanla beklediğim gün geldi ve Long Island'dan New York'a geldik.
İçimde öyle büyük bir heyecan vardı ki sanki Robert De Niro'yu göreceğim, oysa kimbilir nerede tatildedir şimdi. Olsun onun mekanı ya, güzel bir yerde yemek de yiyeceğiz, neden böylesine hayranlık duyduğum bir aktörün mekanı olmasın... Haritadan baktık, gideceğimiz yerleri saptadık, Times Square, Broadway dolaşarak gidiyoruz, ama Broadway'de bir müzikal izlemek istediğimi bilen Jenn bana oyunları gösterince içim gitti, çünkü geçen gelişimde onun işinden ayrılamaması sonucu gidememiştik. Ama bu yıl da kısmet olmadı artık bir dahaki sefere inşallah demekten başka çare yok. Üstelik oyunlardan birisi Les Miserables-Sefiller (dünyada ençok oynanan müzikal), diğeri ise The Phantom of The Opera-Operadaki Hayalet idi... İkisi de seyretmek istediğim oyunların başında geliyordu...
Central Park boyunca yürüdük ve American Museum of Natural History'e geldik. Gerçekten New York'un görülmesi gereken yerlerinden birisi, ilk insandan tutun, tarih öncesi yaşamış dinazorlar, denizde yaşayan tüm canlılar, böcekler, taşlar, dünyanın üzerinde ne mevcut ise orada var, otuz milyona yakın obje, aklınıza gelen herşey düşünülmüş, "yok" yok orada. Bunlar ne kadar zamanda nasıl temin edilmiş diye düşündüm, inanılmaz geldi bana... Cam bölmeler içinde, içleri doldurulmuş hayvanlır canlı gibi duruyorlardı, kimisi karlar içinde, kimisi ağacın dalında, kimisi kayalıklarda nerede yaşıyorlarsa doğal ortamlarında aynen canlandırılmıştı... Gezerken de sevgili Newyorker'ın kulaklarını çınlatıp durdum, iyi ki önermiş diye... Arabayla gelmediğimiz için saat 16.00'da çıktık, tekrar Times meydanına gelip metroya bindik vee geldik Tribeca'ya...
Aslında Soho'dan yürüyerek gelecektik Tribeca'ya ama zamanı ayarlayamadık, müzeyi gezmek uzun sürdüğünden Soho da bir dahaki sefere kaldı... Tribeca o semtin ismi, ismi bana çok şirin geldi, sanki bir İtalyan kasaba ismi gibi. Sanırım Robert De Niro'nun doğup büyüdüğü yer tam emin değilim Soho da olabilir... TRIangle BElow CAnal (kanalın altındaki üçgen) ismin açılımı böyle... De Niro'nun burada bir de film prodüksiyon şirketi varmış. Büyük binalar var ama gökdelen gibi değil, enine boyuna büyük eski binalar, Manhatten'ın o canlılığından sonra burası çok sakin sessiz geliyor insana... Restoran da bu tip binalardan birinde ve giriş katta, dışarda da masalar var ama içerisi daha cazip geliyor, giriyoruz.
Bize ayrılan bu bölüm bir kenarı duvara dayalı, büyükçe L şeklinde bir koltuk ve karşısında da iki tekli koltuğu olan bir masaydı. İlk etapta etrafı inceledim tabii, dekoru güzel, duvarlar eski tip tuğla ile kaplı olarak bırakılmış, duvardaki elektrik kabloları bile dekorun bir parçası olarak bırakılmış, üzerleri sıvanmadan. Işıklandırma herşey güzeldi. Ama Türkiyemizde de var böyle mekanlar hatta daha güzelleri var diyebilirim. Duvarlarda Robert'ın bir fotoğrafını bulurum diye bakındım ama yoktu hiç, biraz şaşırmıştım...Karşılama servis de güzeldi, yemeklere gelmek istiyorum...
İlk olarak içkilerin siparişini verdik, ekmek ve tereyağ geldi, masadakilerin önerisiyle mohito istedim ben de, daha önce hiç içmemiştim. Dediklerine göre özü rom, limon ve nane yaprakları imiş, çok beğendim, kalkana kadar üç tane de içtim, hafif çakır keyif yaptı beni, hoştu... Önce aperatif olarak ortaya yengeç bacağı ve ıstakoz geldi. Dört kişiydik birer parça aldık hepimiz, ıstakoz nasıl bir sosla yapılmış tabii ki bilmem mümkün değil, yuvarlak halka soğanlarla süslenmişti, şeker tadı da aldığım bu aperatif güzeldi, isimlerini tam olarak almadım tarif yapamayacağım için. Yengeç ise muhteşem lezzette bir tattı, ıstakoz kesinlikle gölgede kaldı onun yanında, yine onu da aynı şekilde halka soğanlarla süslemişlerdi, ama bunda şeker tadı yoktu, biraz da fesleğen yaprakları serpilmişti, bayıldık hepimiz...
Ben ve oğlum kuzu pirzola söyledik, Jen biftek, yeğenim de afrika somonu söyledi. Balıkla pirzola arasında düşündüm biraz, somon çok yemiştim, güzeldi, ama Afrika somonu garip birşey olabilir diye pirzolada karar kıldım. Sonradan bir parça tattığımda onun da muhteşem olduğunu gördüm. Pirzola özel bir sosla kızartılmıştı ve çok lezzetliydi, yanında da garnitür olarak içinde buğday olduğunu düşündüğüm taneler olan domatesli değişik bir karışım vardı, hepimiz pek memnun kaldık seçimlerimizden, bundan güzeli olamazdı herhalde, inanılmaz lezzetliydi hepsi, daha sonra aşağı kattaki tuvalete giden koridor duvarlarında bu lezzetlerin büyük ödüller aldığı belgeleri görünce hiç şaşırmadım ve sıra tatlıya geldi.
Menüyü tercüme ettirdim ama sufleye benzer birşey bulamadım, sufle düşünmüştüm oysa ki. İçinde çikolata adı geçen bir tatlıdan ne çıkarsa bahtıma diye söyledim. Tribeca fudge choclate cake idi adı ve tattığımda hoş bir şaşkınlık yaşadım, çünkü benim istediğim sufle tadıydı bu, belki de birkaç ekleme ya da değişiklik yapıp bu ismi vermişlerdi. Diğer söylenen meyveli tatlıya göre biraz ağır olmasına rağmen çok beğendim, zaten sufle de hafif bir tatlı değildi ki... Meyveli olanın adı ise Napholeon'muş. Bayıldık, bir tane daha söyledik, hafif, harika bir tat, 5-6 santim çapında kızarmış kadayıf dilimlerinin üzerine krema koyulup, fıstık serpiştirilerek üzerine de ahududu ve böğürtlen koyulmuş, bu üç kat olarak hazırlanarak en üzerine de nane yaprağı ile süsleme yapılmış... Görünümü zaten muhteşemdi, dönünce fotoğrafını galerime koyacağım... Yemekler muhteşemdi, servis kusursuzdu, mekan gözümde ulaşılacak en yüksek mertebeye ulaşmış bir sanatçının mekanıydı, velhasıl lezzetli bir akşamdı her yönüyle... Ortak kararımız ise New York'a her gelişimizde mutlaka buraya uğramak oldu...
Yemekler gelmeden önce, epey dolambaçlı yerlerden geçerek alt kattaki tuvalete gittim ve gördüm ki merdivenler boyunca, tuvaletin koridorunda Robert de Niro'nun resimleri, film afişleri, restoranın baş aşçısı olduğunu düşündüğüm kişinin fotoğrafları ve restoranın aldığı pek çok ödüller çerçevelenerek duvarlara asılmıştı. De Niro'nun gençlik döneminde çekilen orijinal film afişleri özellikle ilgimi çekti. Şu anki halini düşünüp insan nasıl da farklı oluyor yaşlanınca diye düşündüm kendimce, yine çok yakışıklıydı ama o gençlik dönemindeki toy ifade kalmıyor haliyle, elliye yaklaşan ben de öyle değil miydim.. O an orada bulunmaktan tarifi imkansız bir mutluluk duydum ve bu duygularım biraz çocuksu geldi ama kendi kendime ne mahsuru var ki dedim... İncelemeye devam ettim, ödüllere baktım "Avard of Ekscellence" ödülünü 93-95-97-98-99 yıllarında sürekli aldığını gördüm, başka ödüller de vardı ama karnım çok acıktığından yukarı çıktım. Daha sonra tekrar gelerek film afişlerinin resimlerini çektim...
Bir ara oğlum şef garsona benim Robert De Niro'nun büyük hayranı olduğumu söyledi ve onun hakkında sohbet de başlamış oldu. Restorana gelen kişilerin onu görme imkanı olup olmadığını öğrenmek istediğimizde, öğle saatlerinin daha uygun olduğunu ama çok fazla görünmediğini daha çok üst kata çıktığını söyledi. Aslen nereli olduğunu sorduğumuzda ise "sanırım İtalyan asıllı" dedi ama ben internetten onun büyük büyük babasının İtalyan olduğunun bilgisini aldım, İrlanda İtalyan karışımı Amerikalı demek mi doğru olur bilmiyorum... Girişte Hatıra eşyaları satıldığını öğrenip çıkarken de göğsünde Tribeca yazılı siyah kısa bir yağmurluk aldım bu günün anısına...
Yaşadığım en güzel New York günüydü bu... ilk gelişimde dört ünlünün sahibi olduğu Planet Hollywood'da yemek yemiştik ve başka güzel mekanlarda da... Ama bu gün müthiş keyif almıştım, Tribeca'ya ve De Niro'ya bağlıyordum bunu. Manhatten'da gezinin ardından, çok ilginç bir müze gezmiştik ve sonrasında senelerdir hayranı olduğum, gözümde ilahlaştırdığım bir aktörün restoranında keyifli bir ortamda lezzetli yemekler yemiştim. Sanki onu görmüş gibi mutluluk duygusuyla, içim kıpır kıpır olmuştu... Çıktığımızda hava kararmak üzereydi. Bu kez Manhattan'ı ışıklar içinde görelim diye tekrar geldik, epeyce dolaştık, fotoğraflar çektik. Friday's de birer içki içtikten sonra günün tatlı yorgunluğuyla evimize döndük...
New York dünyanın en büyük metropolitanı olsa da İstanbul'umu özledim çok... Neyse ki üç gün sonra dönüyorum... Sevgiyle kalın...