- Kategori
- Gündelik Yaşam
Rüya bütün çektiğimiz
Tuncay: ... Hayatıma dair yeni bir karar aldım abi.
Okan: Hayırlı olsun. Neymiş kararın? Baleye falan mı başladın ya da eskrim, judo, yoga, dönerci ustalığı...
Tuncay: Bilemedin abi.
Okan: Hacca gidiyorsun o zaman.
Tuncay: Yok be oğlum... Her akşam yüz gram yoğurt yiyeceğim. Yani diş fırçalar gibi bir düzen içerisinde sürekli yoğurt yiyip ömrüme birkaç yıl eklemeye çalışacağım babacan. Son zamanlarda okuduğum, gördüğüm bütün sağlıklı yaşam hikayelerinin temel taşlarından birisi yoğurt. İlerideki aşamada da sigarayı bırakmayı düşünüyorum, kesinlikle kurtulacağım bu illetten. Sana da getireyim mi yoğurt? Bi kıyak yap bünyene.
Okan: Hafız ben de bir şey diyeceksin sandım. İstemem abi yoğurt falan. Çocukken kazana düşmüşüm ben... Gerçi sen yoğurt deyince aklıma Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı geldi. Dur anlatayım ince mevzuudur...
Tuncay: Yoğurt mu? Ehe ehe.
Okan: Bırak be oğlum geyiği... Hey gidi Gencer yaylası hey! Bunları göstermek için mi saldın beni ovalara...Ne günlerdi be... Hiç unutmam sene ... sene... Geçen sene... Ali abinin yanına İstanbul’a gittik bizim Toşir’le. Kaptan hızlı sürünce otobüsü, erkenden inmişiz boğazın ortasına. Ali abi de bizim geleceğimizi unutup ya da unutmak isteyip Bulgaristan’a gitmiş. Yatacak yer bulamadık da Yoğurtçu parkında kaldıydık iki gün... Alo! Tuncay nereye gittin oğlum... Dinlesene muhabbeti.
Tuncay: Ya bırak be abi. Yüz bin kere anlattın işte. İyice ihtiyarladın sen artık. Hadi beni bırak, şu kızlara yapma bari aynı şeyi. Ne zaman oturup iki laf edecek olsak başlıyorsun ‘Eskiden buralar portakal bahçesiydi’ diye mızmızlanmaya. Kabul et artık abi; Portakal bahçeleri beton oldu, Süper baba dizisi yayından kaldırıldı, Antalya Lisesindeki müzik binasını yıktılar...
Okan: Vay be... Şurada bi anımızı anlatalım dedik ne ağır laflar işittik anasını satayım. Deli muamelesi gördük resmen. Tamam abi, bir daha sorsanız da telif ödeseniz de anlatmam. Krizlere gireceksiniz Okan gelse de portakal bahçelerinden, kentin içinden akan gürül gürül derelerden, bugün kentin merkezi denilen yerlere yakın tarihte pijamalarla gidilen pikniklerden bahsetse diye ama yok abi. Ağzımı açarsam namerdim. Anılarımla yok olmak istiyorum abi.
Tuncay: Abart abi sen. Her şeyi abart... Babacan bu arada biz kızlarla Arog’u izlemeye gidiyoruz, geliyor musun sen de.
Okan: Ohooo... İyiyiz bakıyorum...
Tuncay: Söyleyene bak. Babacan sen de yılbaşı tatilinde Mahinur’u bara götürmüşsün, biz bu duruma ‘apartman Yengesi’ gibi yaklaşıyor muyuz ‘ohoo’ diyerekten.
Okan: Oğlum o başka, bu başka. Bizimkisi dostane bir durum. Şahitlerim de var hem, kime istersen sor yani.
Tuncay: Ya ne soracağım abi. Gönlünüze göre yani... Ehe eh... Sen geliyor musun sinemaya onu söyle asıl.
Okan: Ben bir ara kendim gider seyrederim be hafız. Şimdi iki saat tören yaptırmayın insana.
Tuncay: Hemen de alınıp küsüyorsun şekilcan. Hadi gidelim işte sosyalleş biraz. Mahinur, Özge, sen, ben. Oradan da Akdeniz pastanesine salep içmeye gideriz.
Okan: Alındığımdan değil hacı. Salon biraz tenhalaşsın öyle giderim ben. Ağız şapırtısı, paket gıcırtısı, burun çekme sesi dinlettirmeyin şimdi bana.
Tuncay: Piiuuvv.... Yaşlanmışsın oğlum sen. Kabul et artık. Yakında bahçede oynayan çocukları ‘toplarını kesmekle’ tehdit etmeye de başlarsın. Neyse abi en iyisi seni kendi haline bırakmak.
Okan: Ya o değil de salep deyince canım çekti. Aşağı indiğinde bakkal Yaşar abiye söyle de bir şişe Teselli şarabı, altılık bira, küçük soda, bir de kısa 2000 yollasın babacan.
Tuncay: Ehe eh... Ben salep diyince senin canın bunları mı çekti gerçekten? Ne diyeyim abi... Türünün son örneğisin sen.
Okan: Babacan baksana sen bu gün eczaneye gidip özgüven aşısı falan mı yaptırdın kendine be. Ne bu halin oğlum sabahtan beri havandan yanına varılmıyor. Yani bütün bu artistliğin sadece hatunlarla sinemaya gidecek olmanın verdiği bir sosyal tanınma hazzıysa senin durumun benden daha .oktan biraderim.
Tuncay: Ne ilgisi var abi?
Okan: Çok ilgisi var oğlum. Yemeğin altının çoktan yandığına inanmıyorsan seni duruma uyandırmak benim yegane arkadaşlık vazifemdir. Mesela bu akşam neler yaşayabileceğini sana örneklerle açıklayayım. Şimdi siz bu arog’ mudur nedir o filme gideceksiniz ya...
Tuncay: Eee... gideceğiz gergincan...nedir yani. Buyur, devam et...
Okan: Saptırma mevzuu. Sen mesajımı al yeter... Şimdi bence...
Özge: Tuncayyy... Hadi artık çıkmıyor muyuz? Biz hazırız.
Tuncay: Abi kızlar çağırıyor, ben çıkıyorum gelince devam ederiz muhabbete.
Okan: Duydum anasını satayım. Hadi iyi eğlenceler. Yaşar’a uğramayı unutma.
(Akabinde)
Okan: ... İnsanlara ailelerinin verdiği isimler önemli tabi. Verilen ismin özellikle İngilizce, Almanca gibi yaygın kullanılan dillerdeki anlamını da öğrenmek gerekir. Bizim soy isimlerimizin bir çoğu yaratıcı olmakla beraber genellikle nüfus memurunun elindeki listelerden seçilmiş olması da doğaldır... Bir yerde okumuştum adamın birisinin adı ‘Rıza Kütük’. Yıllarca değiştirmek istiyor ama köy yerinde bir akıl veren, elinden tutan olmadığından hep ‘kütük’ kalıyor soy adı. Günün birinde denk geliyor mahkemeye başvuruyor ve sonunda soy adını değiştiriyor. Rıza Kütük’ün yeni soy adının ne olduğunu merak edip soruyorlar köyde. El cevap: ‘Rıza Kazık’.
Samıt: İyi de abi, niye bana anlattın ki şimdi bunları.
Okan: Niye anlatayım Samıtcığım. İsmin garibime gitti de ondan anlatıyorum. Ne lan bu? Ehe eh... Samıt diye isim mi olurmuş? Yani yanlış anlama ama... Yaşar abi nereden buldu seni yahu...
Samıt: Şimdi abi, olay senin bildiğin gibi değil. Benim asıl adım Samet. Ama kütükte öyle görünüyor.
Okan: Yavrum gidip değiştirsenize Samıt diye bizim köyde zihinsel engelli insanlara seslenirler. Sen maşallah aslan gibi çocuksun. Ne diye taşıyacaksın böyle bir ismi.
Samıt: Neyse abi ben siparişleri vereyim, Yaşar abi kızmasın. 16. Milyon iki yüz elli.
Okan: Al sana yirmi. Güldüm diye kızmadın bana değil mi evlat. Garibime gitti o yüzden yani.
Samıt: Önemli değil be abi. Antalya’ya geldim geleli Herkes gülüyor zaten.
(Nihayetinde)
Okan: ... ‘Karahisar Kalesi, şöyle oldu böyle oldu...’ Alo Büyrün...
Tuncay: Hafız Tuncay ben... Kızlar döndü mü eve?
Okan: Gelen giden yok babacan. Hayırdır siz beraber çıkmadınız mı dışarıya? Nedir bu ayrı gayrı vaziyetleri?
Tuncay: Ya filme gitmekten vazgeçtiydik bir şekilde barın birine geldik. Burada da bizim Özge’nin belalısı eleman gördü bizi. Geçen gün kapıya dayanmıştı ya hani. ‘Vay efendim bana yapılır mı!’ falan diyerek hadise çıkarttı eleman.
Okan: Vay anam vay. Baştan beri bu işte bir sinamekilik vardı zaten. Ee sen ne yaptın, ağız burun yerinde mi bari?
Tuncay: Yerinde ama ruhum sakat kaldı be oğlum.
Okan: Gel gari hacı. Hatunlar çıkar şimdi bir yerlerden. Bunlar hayatın süsüdür, uğurudur. İnsan bir araba dayak yiyebilir ama ruhunun akordunu ne olursa olsun bozmamalıdır bence. Önemli olan pes etmemek ve sevgi dolu bir Dünya yaratmak için her zaman...
Tuncay: Babacan bırak şimdi bu radyo tiyatrosu diyaloglarını da aşağı in. Bu Kürşat olacak goril bizim evi biliyor yani diyeceğim o oralarda soteye yatmış falan olabilir.
Okan: ‘Gel beni al, ben tırstım’ diyorsun yani. Gerçi ben bu işler için yaşlıyım ama. Neyse yavaş yavaş ineyim bari...
Tuncay: Babacan geyiğin sırası değil iniver işte. Bir an önce eve gelip yoğurt yemek istiyorum.
Okan Ünver