- Kategori
- Güncel
Sağlıksız toplumun sağlık bütçesi

Sağlıklı yaşam kadını ve sağlık tabağı
Bugün, bir gerçekliği, başka bir gerçekliğe bağlamaya çalışacağım. Yalnız, ne demek istediğimi anlamak için, yazıyı sonuna kadar okumanız gerekiyor.
Geçenlerde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanı (SGK) Emin Zararsız, "2002 yılından bu yana kamu sağlık harcamalarının yaklaşık dört kat artarak 36 milyar liraya ulaştığını, bu konuda sürdürlmesi zor bir noktaya gelindiğini" söylemiş.
08. 08. 2009
Anlaşılıyor ki, sağlık harcamaları, devlet bütçesinin kaldıramayacağı bir noktaya doğru hızla ilerliyor. Acaba her geçen yıl, bir yıl öncesine göre daha fazla mı hastalanıyoruz? Giderek dayanıksız ve dirençsiz bir toplum haline mi geliyoruz?
Eğer, sağlık harcamalarındaki artışın hasta sayısıyla paralel gittiğini varsayarsak, tahminen kırk yıl sonra tümden marazlı bir toplum haline geleceğiz demektir. Ne var ki, bu kuram doğru değildir. Çünkü biz, giderek hasta bir toplum olmuyoruz ve sağlık bütçesi de gerçek hastaların tedavisinden dolayı tükenmiyor. Bunun başka nedenleri var.
Önce, sağlık sisteminin aktör ve figüranlarını görelim:
a- Resmi ve özel hastaneler, sağlık ocakları, klinikler, vs.
b- Buralarda çalışan doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar.
c- İlâç ve tıbbi malzeme firmaları, eczaneler, ilâç mümessillleri, vs.
d- Gerçek hastalar.
e- Kafadan hastalar (Yani hastalık hastaları)
f- Para! (İsterseniz buna, tüm kurumlar ve özellikle Sosyal Güvenlik Kurumu -SGK- da diyebilirsiniz)
Devlet kurumlarının (SGK dahil) sağlığa ayırdıkları bütçeleri, yukarıdaki beş grup tarafından paylaşılmaktadır. Altıncı tarafından da finanse edilmektedir. Esasen, (e) ye kadar olanlar, hizmet harcamalarını anormal bir biçimde artırıp, (f) yi (yani devleti) zarara sokmak gibi bir amaç gütmemektedirler. Daha açıkçası bunlar, "devletin sağlık sistemini çökertmek için bilinçli biçimde örgütlenmiş ya da teşkilatlanmış" değillerdir. İşleyişleri yasal prosedüre tamamen uygundur.
Eğer herkes görevini dürüst yapıyorsa, o zaman sağlık harcamaları neden her yıl katlanarak artıyor? Açıklamaya çalışalım:
İlâç firmaları, eczaneler, tıbbi malzeme ve ekipman üreticileri, özel hastaneler sağlık konusuna yadsınamaz katkı sağlamalarına rağmen, ticari amaçlı kuruluşlardır. Bu nedenle her fırsatta, kendilerinden hizmet ve ürün alacakları etkilemek isteyeceklerdir.
İlaç üreticileri bunu, her sabah kliniklere gelerek daha fazla ilaç yazmaları konusunda doktorları ikna etmeye çalışan temsilcileriyle yapmaktadırlar. Tıbbi malzeme üreticileri de bu konuda yukarıdakilerle aynı yolu izlemektedir. Bir mümessilin firmaya maliyeti; maaşıyla, arabasıyla, benziniyle, doktorlara sunacağı promosyonlarıyla birlikte düşünüldüğünde onlarca kutu ilaç demektir. Bu masrafın da bir yerlerden çıkarılması gerekmektedir.
Özel hastaneler, hastalarına daha fazla tetkik/tahlil yaparak, hem onları memnun etmeye, hem de tatmin edici bir maliyet çıkarmaya çalışacaklardır. Çünkü değirmen parasız dönmemektedir
Burada, hastalığı bir hayat biçimi haline getiren, "hastalık hastalarını" anmadan geçmemeliyiz. Çünkü onlar sağlık bütçesinin baş kemirgenleridir. Devlet, sadece bunlara karşı bir tedbir alabilse, eminim bir çok şey rayına oturacaktır.
Bunlar, hem hastanede görev yapan, hem de özel muayenehane işleten doktorların vazgeçilmez müşterileridir. Altı ayda bir ödedikleri muayene ücreti karşılığında, "özel doktorum!" dedikleri mezkûr kişilere istedikleri her ilacı yazdırabilmektedirler.
Bu kitle, maalesef en müsrif ilâç tüketicisidir. Aldıkları ilâçların tamamını hiç bir zaman kullanmazlar. Bir kısmını akrabalarına ve komşularına dağıtırlar, kalanları da miadı dolduğunda çöpe atarlar. Zaten hepsini kullansalar, bir kaç yıl içinde ya böbrek, ya da karaciğer yetmezliğinden ölürler.
Sözünü ettiklerimin arasında yakından tanıdığım bir çok insan bulunmaktadır. Bir hastanede tüm tetkiklerini yaptırmış ve sapasağlam çıkmış birinin bir hafta sonra, bedelinin devletçe ödendiğini duyduğu başka bir kurumda, aynı tetkikleri bir daha tekrarladığını biliyorum.
Yukarıda saymaya çalıştıklarımın üzerine bir de sağlıkla ilgili yolsuzlukları eklersek, sağlık harcamalarının neden anormal biçimde arttığını ve niçin yıl yarılanmadan tükendiğini anlayabiliriz.
Demek ki, devleti zarara uğratmak veya sistemi zora sokmak için illa örgüt kurmak, bilinçli bir birliktelik meydana getirmek gerekmiyor. Her birey ya da grup, kendi çıkarının başkalarından daha üstte olması gerektiğine inandığı ve bu ihtirasla hareket ettiği zaman yıkım ve kaos kaçınılmaz oluyor.
İş bu noktaya geldiğinde ise yasalar, etik ya da ahlâki değerler önemini yitiriyor. Artık insanlar, önlerine çıkan engellerin niceliğine bakmıyor. Sadece onları aşmaya çalışıyor. Sonuca ulaşmak için rüşvet, iltimas, adam kayırma, şantaj, tehdit veya tenkil ne gerekiyorsa yapıyor.
Okuduğunuz gibi sağlık konusunda, devleti soymak niyetiyle örgütlenmiş bir çete yok. Ancak ortada, fertler ve kurumlar bazında, oyunun figuranı olan hastalar üzerinden bir, "daha çok kazanma" mücadelesi var. Bu mücadele insanda, rakiplerini saf dışı bırakmaya zorlayan çıkara endeksli bir anlayış oluşturmaktadır. İşte, tekelci ve baskıcı zihniyet te, bu bencil, narsist yapıdan doğmaktadır. Yani, sömürmek veya hükmetmek için, bütün aktörlerin illâ bir çatı altında toplanması gerekmiyor. Yukarıda olduğu gibi farklı gruplardaki insanların tek bir amaca kilitlenmesi yetiyor.
Eğer Ergenekon'un, "örgüt" olmadığına inanıyorsanız meseleye bir de bu noktadan bakınız. O zaman bir ülkede, örgütlenmeden de despot ve tehlikeli bir zihniyetin gelişebileceğini daha kolay anlayabilirsiniz.
Resim: mucizeiksirler.blogspot.com/2008/06/ahmet-mar..