- Kategori
- Öykü
Sahibinin hatırı
Duvar dibindeki çitle kaplı toprak alan yılın bu sıcak günlerinde sanki yoz bir Anadolu tarlasıydı.
Koca ayaklı, aceleci karıncalar susuzluktan çatlamış toprağın üzerinde avare avare gezerken sürekli fokurdayan nargilelerin kokusu kahvedeki ademoğullarının zihnini açıyordu sanki.
Birkaç gün öncesine kadar çalıştığı yerde, şimdilerde iskemlenin üzerine iliştirilmiş bozuk ve eski eşya gibi eğretice oturan Mustafa, babasından kalma sigara tabakasının içinde kalan son arap tütünlerini kağıda sararken sabah yediği iki çiğnem simit midesinde çoktan erimiş olmalıydı.
Hayatının bu son günleri Mustafa’yı ucu bucağı görünmeyen bir yoksullukla sınarken aç karna içilen su da çay da hatta tek başına kel bir çorba bile şükür gerektirmiyor gibiydi.
Radyodan yükselen aptalca bir popüler müzik şarkısı ‘hayatın güzel olduğu, sevmenin sevilmenin gerekliliği’ gibi konular hakkında dinleyenlerine akıl veriyordu.
Kapının önünden kirli beyaz gömlekleri, yağ tutmuş siyah pantolonları ile üç tane gariban sokak müzisyeni oyun havaları çalarak geçip gitti sonra.
Akıl veren şarkı bitti, bir yenisi başladı.
Müzisyenlerin yaşlı enstrümanlarından yükselen sesler, müezzinin Uşşak makamında uzun uzun okuyacağı anlaşılan öğle ezanının ‘Allah u ekber’ nidasına karışıverdi birdenbire.
...
Mustafa karşıdaki kuyumcu dükkanına bir kere daha baktı, aklından geçenler hoşuna gitmiş olacaktı ki sanki uykuya dalıverecekmiş gibi başını önündeki masaya yatırıp uzun uzun gülümsemeye başladı.
Kahvenin sahibi Nusret baba, çizgili bir defter sayfasına ‘eleman aranıyor’ yazdı sonra Mustafa’nın yanına gelip ‘Senin boyun uzun, şunu cama yapıştırıver’ dedi.
Mustafa elindeki kağıtta yazılanları görünce beyninden vurulmuşa döndü.
‘Yapma be usta, al beni yeniden işe, bir daha sözünden çıkarsam namerdim, bak herkes şahidim olsun’ deyiverdi eski patronuna.
Nusret Baba, Mustafa’nın bu yalvarışlarını duyunca keyiflendi.
‘Her gün yıkanıp sakal tıraşı olacaksın, dalıp dalıp gitmeyeceksin, güler yüzlü olacaksın müşteriye saygıda kusur etmeyeceksin’
Mustafa Nusret’in söylediklerini duymadı bile.
‘Tamam babacım, Allah razı olsun’
‘Al o zaman tepsiyi, halıcılar çay istedi’
Mustafa gömleğinin düğmelerini kapatıp, pantolonunun tozunu şöyle bir silkeledi. Eline tepsiyi alıp halı mağazasına doğru ıslık çalarak yola koyuldu.
Kahvedekiler ‘İyi yaptın’ der gibi selamladılar Nusret’i.
‘Ne yapalım’ dedi Nusret baba. ‘Sahibinin hatırı var’
...
Nusret’in ‘sahibi’ dediği Mustafa’nın geçen sene ölen babası Sarı Ahmet’ti.
Filmlerdeki, romanlardaki kadar olmasalar da İyi arkadaşlardı onlar.
Sarı Ahmet (Sarağmat) o yeşil kamyonun altında ezildiğinde bir ‘Ah ulan rıza’ durumu yaşamamıştı Nusret ama üzülmüştü işte.
Çünkü şen adamdı rahmetli.
Güler, güldürürdü hep. Azdı buralarda öyle adamlar eşek derisi gibiydi çoğunun yüzü.
Etrafında Mustafa’nın dolaşmasını bu yüzden istiyordu biraz da. Mustafa ‘hıyarın, uslanmazın’ tekiydi ama babasındaki şeytan tüyü onda da vardı.
...
Ve tam yazıya noktayı koyacakken Mustafa’nın rus turistlere laf atacağım diye çay tepsisini devirmesi, Nusret babanın onun peşinden oklavayla koşması ve kahvedeki ademoğullarının maç izler gibi kapının önüne dikilmesi...
‘Vurma genç çocuğa!’
‘Mustafa sen de ona vur lan!’
‘ayırmayın haketti bunlar’
Gidip Nusret babanın kafasını, Mustafa’nın koltukaltından çıkardım. Kıpkırmızı olmuştu ikisi de ama tuhaf bir şekilde gülüyorlardı.