- Kategori
- İlişkiler
Saplantı duygusu içine hapsolmuş Aşk

Aşk! Size göre neyi ifade ediyor? Heyecan, bol kahkaha, eğlence, hayatın bütün sıkıntılarını paylaşabileceğiniz değerde bir insan, hayatınızın anlamı, bir elmanın iki yarısı, güneşli günlerinizin başrol oyuncusu... Aşkı yaşadığınız insanda gördüğünüz özellikler bunlar mı? Sizin için ifade ettiği anlam kelimelerle anlatılamaz mı? O halde aşkın tanımına en uygun hisleri yaşayabildiğiniz için size ne kadar şanslı olduğunuzu söylesem sanırım yanılmış olmam. Sizin gibi aşkı dolu dolu yaşayan insanlar olmasa, aşka olan inancımı yitirir giderdim. Peki başka bir soru sormak istiyorum size: Aşk acısı çeken insanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Yıllarca birini unutamayan, kendi içinde ve karşılıksız yaşadığı duygularla hayatı kendine zehir etmekte usta olan, acı çekmeyi yaşam felsefesi haline getirmiş olan insanlar size neyi ifade ediyor? Zor bir soru mu? O halde benim cevaplarım belki sizi bu konu hakkında düşünmeye itebilir ki bundan inanılmaz mutluluk duyarım.
Irvin D. Yalom'un, Aşkın Celladı adlı romanındaki aşkı saplantı haline getirmiş olan bir kadının hikayesinden esinlenerek yazmaya karar verdiğim bu başlık altında içimden geçen çoğu düşünceyi paylaşabileceğim için çok heyecanlıyım, heyecanımı mazur görün. :) Evet tekrar soruyorum size: Aşk acısı neden çekilir? Neden insan bitip giden bir aşkın ardından yıllarca acı çekebilir? Aşk, niçin hayatımızın neredeyse her anını içine hapsedip, bizi korkunç bir ruh haline sokabilir? Bunun cevabını aslında Aşkın Celladı kitabından önce Nietzsche Ağladığında kitabında buldum ve kendi düşüncelerimi kanıtlamak açısından sizinle paylaşmak istiyorum.
Kabullenme sorunumuz var. Bir zamanlar bizi seven, bizim için her şeyi yapacağı üzerine sözler veren, heyecandan kalbinin sıkıştığını bile dile getirmekten gocunmayan bir insanın, gün gelip sizi hayatından uzaklaştırması, size bir yabancı gibi bakması, gözlerindeki ışıltının yerini donuk bir ifadenin alması... Ne acı... Kabul etmesi çok zor. Bu durumda içine düştüğümüz en büyük hata tekrar eski günlere dönebileceğimizi düşünmek. Çünkü bu duruma gelinmesinde hata yapılmış ve bu hataları genel olarak acı çeken taraf kendi üzerine alınmış ve hatalarını telafi ettiği zaman her şeyin eskisi gibi olacağını düşünerek kendisini daha da büyük bir çıkmazın içerisine sokmuştur. Kabullenememek dedik ya aslında kastettiğim şu: Karşımdaki insan beni çok sevdi, anlamıyorum nasıl olur da böyle bitebilir? Ben hala onu deli gibi severken o hiçbir şey yokmuş gibi nasıl davranabilir? Aslında buradaki doğru soru şu: Siz gerçekten hala onu seviyor musunuz? Yoksa onun sizi sevmemesine anlam veremeyerek tekrar onu elde etmek için garip bir saplantı içine düştünüz de bunun adına aşk acısı mı diyorsunuz? Bu dertten kurtulmak için yapmanız gereken tek şey sürekli tekrarladığımız üzere; kabullenmek. Onun sizi artık sevmediğini, bir zamanlar güzel bir ilişkiniz olduğunu, o anlarda beraber güzel vakitler geçirdiğinizi ancak bunun sadece o anı bağladığını, geçmişle yaşanmayacağını, bir şekilde yollarınızın ayrıldığını ve o kişinin sizin hayatınızda olmak istemediğini, bu durumda gerçekten sevdiyseniz yoldan çekilmeyi, saçma sapan yollara başvurarak onu tekrar elde etmeye çabalamamanız gerektiğini kabullenmeniz lazım. İşte o zaman gerçekten aşk acınızı çeker ardından da yolunuza devam edersiniz. Hiçbir şeyi uzatmadan, her şeyi dozajında yaşayarak...
İrvin D. Yalom'a gelince; Nietzsche Ağladığında kitabında bahsedilen şu: Sevdiğiniz insanın zamanında size söylediği güzel sözler, size özel yaptığını düşündüğünüz tüm hareketler, onun size olan duygularının ömür boyu devam edeceği düşüncesi üzerine sizin hayatınızdan çekip giden ya da gitmek isteyen bir insanın bu gidişini kabullenememeniz. Bunu kabullenmenizin yolu da, sevdiğiniz insanın size özel gelen her hareketini başkalarına da yapabileceğini düşünmeniz, belki de onu o halde görmeniz. Yani başkasına "seni seviyorum" demesini, elini sizin elinizi tuttuğu gibi sevgiyle tutmasını ve size baktığı zamanki gibi gözlerinin ışıldamasını. İşte tam kurtuluşa o zaman varacağınızı anlatması. Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkmıyor mu?
Yine İrvin D. Yalom'un Aşkın Celladı adlı kitabında 70 yaşındaki bir kadının, 30'lu yaşlarının sonlarındaki bir adama aşık olmasını ve bu adamla 8 yıl görüşmediği halde her gün onu arayarak not bırakacak kadar saplantılı bir aşk yaşamasını, bunun nedeninin de kabullenememenin yanında bu kadının sosyal anlamda başka hiçbir şeye sahip olmadığından bu aşkı saplantı haline getirmesini anlatıyor. Düşünsenize, çok özel duygular beslediğiniz birisi var ve hayatınızda ondan başka tutunacağınız hiçbir şey yok. Ve bu insan çekip gidiyor. Psikiyatr'ın düşündüğü ilk nokta, bu sosyal yanların güçlendirilerek, kadının içinde bulunduğu saplantıdan onu kurtarabilmek.
Dostlar hayatta kimseye körü körüne ve sizi hiç terk etmeyecekmiş gibi bağlanmayın. Sonrasında hüsrana uğrayan siz oluyorsunuz çünkü. 70 yaşındaki bir insan için boşa geçmiş 8 sene ne demek! Ya da içinde bulunduğunuz çıkmaz için geçirdiğiniz neredeyse ömrünüzden bir yıl götüren bir gün! Her şeyden öte ölüm olan şu dünyada bir insana kendinden fazla bağlanmak nasıl bir kumar? Kendinize bu kadar nasıl güvenebiliyorsunuz? Kendinizden ödün vermeden, yeri geldiğinde "eyvallah" demeyi bileceğiniz tabi bunlara hiç gerek kalmaması gereken bir ilişki yaşamanız dileğiyle...
Sevgiler...