​ Şarkıların kanatlarında yükselmek / Psikoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '14

 
Kategori
Psikoloji
 

Şarkıların kanatlarında yükselmek

Şarkıların kanatlarında yükselmek
 

Sonsuzluk Notalarında Bir Aşık Ruh


 “Yıldızlar yağıyordu gece mavilerine


Bulutlarda tuhaf bir beklenti


Yürüyor kainat, toprak yırtılıyordu


Tozlu heyecanlarla dökülüyor duvarlar…”


Alacatüylü Kuş- İlhan İrem


8 Mart 2014…“Bir”liğe uçan, ‘pul kanatlı güzellikler’ arasındayım. Işık, sonsuz spektrumuyla akıyor ruhlarımıza.


Aşık ruhların, “Ötesine” yol alma zamanı. Göğün yedi kat ötesinde Alacatüylü bir kuş kanatlarını açtı ve seyreyliyor alemi. Şimdi, O’nun kanatlarına tutunuyor ve yükselerek yol alıyorum göksel diyarlara…


 Sevda rüzgarlarında, ışık hüzmeleri çarpıyor yüzüme… gözlere perdeler çeken, illüzyondan geçiyorum… yürek çığlıkları yükseliyor her yandan, hasret çeken yüreklerin çırpınışlarını duyuyorum, görüyorum ama konuşamıyorum…


 Ruhlarının diğer yarısından ayrı olanların arasından geçiyorum… umutla, özlemle bekliyorlar, serzenişlerinde, yürek büyüsü sözler var:


 “Senden ayrı günlerimi Sana nasıl anlatsam ki


Mevsimsiz çiçekler gibi Yarım kaldım inan ki


Sensizliğin acısını Sen nerden bileceksin


Sen hiç sensiz kalmadın ki Mevsimleri saymadın ki”…


İlerliyorum… çığlıklar susuyor… gözyaşları siliniyor ve yola devam ediliyor. Ümit en çaresiz anlarda bile insanları hayata bağlıyor:


“Hep bir ümit uğruna yaşıyoruz hepimiz


Mutluluğun ardından koşuyoruz hepimiz


Kimi pulda parada aşkı arar kimimiz


Düşünür kara kara ağlar çaresiz


Ağlama arkadaş ağlama aşk için


Şu kısacık hayatta bu yaşlar niçin


Ağlama arkadaş ağlama aşk için


Bu günler geri gelmez gider gençliğin


Boşver boşver arkadaş başka bulursun


Bütün kalbin sevinçle neşeyle dolsun


En kötü günlerimiz hep böyle olsun


Mutluluklar bizimle elem yok olsun”…


En zor yaşam kilitlerini açan, bir anahtarı var ümidin… işte şimdi, anahtar dönüyor ve kapı açılıyor… altın enerjilerin ardında gizli duran, “Dünya’nın kristal kalbi”ne doğru ilerliyorum… Dünya’nın iç güneşi, büyüleyici bir pırıltıyla, kristal kalbi aydınlatıyor… sarı ışıklar arasından yükseliyorum…


Vardığım diyarda, pembe mutluluk denizlerini aşıyorum… bahar dalları açmış, Işık’tan sevgi tomurcukları gibi… her yanda tomurcukların anlatılamaz, tanımlanamaz rahiyası… şimdi, “Beyaz çiçekler gibi geçiyoruz bir boyuttan diğer boyuta bozulmadan…”*(*İlhan İrem)


Büyüleyici mavi ışık okyanuslarının, pırıltılı yüzeyinde yürür gibi uçmak… ellerim değiyor maviliklere… buhar desem değil, su desem hiç değil… düşlerin ışıltılı mavisinde uçuyorum…


Yükselişin sarmalında uçucu maviler giderek koyulaşıyor… düşlerin ötesine geçiyorum… bilincin, mor ışıkları parlıyor, vardığım diyarın gökyüzünde… yükselmiş varlıkların, yücelmiş düşünceleri aydınlatıyor göğü… düşüncelerin ışığında uçuyorum şimdi… göğün yaratım katlarına doğru… melek kanatlarının sesleri duyuluyor her yanda… evren burada yaratıyor her şeyi ve zaman silemiyor hiçbir şeyi. Çünkü, her şey bitiyor ama “Bir” şey hiç bitmiyor. O aşkla atan yürek, O sonsuza yayılan ışık, O tüm yaratılmışlara üflenen sonsuz, sınırsız ruh her şeyi kaydediyor ve ışıktan bir kalemle yazıyor her bir zerreye.


Vardığım evrenin boyutlarında sınır yok… ben ‘Bu nasıl bir sonsuzluk?...’ diye şaşkınca bakarken gülüyor, bana boyutsal varlıklar… “Anda yaşandı her şey,” diyorlar… “Uzay zamanda, nano saniye bile olmayan bir patlamada, her şey yaşandı ve bitti”… ama hatıraların sisli koridorları nasıl da uzun geliyor insana… şaşırıyorum… ışıktan duvarları aşıp ilerliyorum:


“Havada uçuyordu


Duvarlardan geçiyordu


Elverdi şatlup / ışıktan geçti


Maya ağacının kökleri üzerinde melaikeler bekliyordu.


Odalarına gir cennet yüreğinin


Yıldızları yad et bir bir


Gecenin derinliklerinde anahtarlar şıkırdar


Hava kızları raksederler


Sis / gökyakutlarda


Sis / rüyalarda


Sis / yasak meyva


Sis / dudaklarda


Hüzün / yüzyıllar boyu


Tövbe / günahlara


Veda / zehirli elma


Gonca / dudaklarda


Eski zaman elbiseleri akıp gidiyor üzerinden


Sekiz bulut dağının prensesi


Mevsimlik heveslerini dökmüş çiçeklerin ecesi


Olan olmadı biten de bitmedi


Gizli bahçelerde lirik bahar senfonileri


Geçmiş - an ve gelecek


Var olmuş ve olacak


Havadis avcısı adamotları topladı kehanet ırmağının Kıyılarından


La mekan ! la kuyud !


Salamender'in tılsımı ateşte. Tozdan geldin toza dön !


Ayna krallığının sihirli tacı görünmez oldu


Kum yatağında kum


Dikenler parçaladı avuçlarını


Silinip gitti


Yüzü önce / sonra elleri / ve sonra tebessümü bile Unutuldu.


Hırs akrebi vahşice kanırttı acımasız, meşum


Kim daha yükseklerde o mu, ben mi?


Başında kainatın sarkacı


Geçmiş - an ve gelecek


Varolmuş ve olacak


Sekiz bulut dağının prensesi


Mevsimlik heveslerini dökmüş


Eski zaman elbiseleri akıp gidiyor üzerinden”…

 

 

Işık duvarlarının ötesine geçtiğimde, eski zaman elbiseleri içinde bir kadının gülümsediğini görüyorum... Tanrıça… sahi, O ne zaman unutulmuştu, kovulmuş muydu yoksa yeryüzünden, yok edilebilir miydi kadının gücü?…


Kadın ki, bastığı her yere inciler dökerdi, yürüdüğü yollarda, beton bile çayır çimen olurdu. Kadın bereketti, kadın dünyaya hayatı getirendi. O nasıl bir günah, bir ikincil varlık sayılabilirdi. İşte şimdi Tanrıça, tüm azametiyle gülümseyerek, boyutlar ötesi yollardan geri dönüyordu. Dünya’nın, kundalini enerjisi hızla yükseliyor ve dişil enerji gittikçe güç kazanarak, Tanrıça’yı, yeryüzünde yeniden tezahür ettiriyordu. Varlığında dişil ve eril dengeleri oturtabilmiş, üst bilinç varlıklar bunu hissediyorlardı. O evrenin dişil gücüydü… O tüm kainatta yeniden, dişilin ve erilin dengesini kurup, yüceltmek, güzelleştirmek, şefkat ve merhametle iyileştirmek için geri dönüyordu. Dünya artık yeni bir çağa akıyordu ve nice zaman sonra, Yeryüzü’ne, ‘kadın yeniden ‘hoş’ geliyordu’…


“Hoşgeldin kadınım hoş geldin…


Ayağını bastın odama


Kırk yıllık beton Çayır çimen şimdi


Hoşgeldin kadınım hoşgeldin…


Güldün… Güller açıldı, Penceremin demirlerinde,


Ağladın… Avuçlarıma döküldü İnciler


Gönlüm gibi zengin, Hürriyet gibi aydınlık Oldu odam


Hoşgeldin kadınım hoş geldin”…


Alacatüylü Kuş’un kanadında yol, öylesine sonsuz, öylesine büyülüydü ki hiç ummadığım bir anda rastladım onlara. İlahi aşkın kutsal yollarında yürüyorlardı. Aşkın ateşi yollarda, yürürken yansa da ayakları, canlarını acıtsa da yılan ısırığı kırbaçların acısı, onların, Yaradan aşkıyla verdikleri selamlarında “hep” huzur, ermişlik, ilahi aşk ve Yaradan’ın nefesi vardı. Dervişlerin selamındaki “hu”, sanki Yaradan’ın sin’esinden geliyordu. Verdikleri selamı aldım. Şimdi döne döne yükseliyorum, onların huzur diyarlarına:


“Hayat mucize


Rahmani nefes


Şah damarımdan daha yakınsın Hayra alamet lütuflar eyle


Hiç hiç diye hıçkırıyor, iç çekiyorum.


Hu hu hu... Sallan hu


Hu hu hu... Deja vu


Divane oldum Hu”…


Döne döne, sonsuz sarmallarda yükseliyor varlığım. Ama vardığım noktadan daha ötesine geçemiyorum. Hazır değil henüz bilincim. Ama biliyorum ki, ruhun sonsuzluğunda, bilinç daima evrimleşerek ilerler ve ilahi yolun sonsuzluğuna aşkla akmaya “hep” devam eder.


Alacatüylü Kuş beni yeniden, kanatlarına tutunduğum yere getirdi. Uçucu masumluğundaki gözleriyle vedalaştım. Sevdalı bir bulut gibi havalandı, kanat açarak, süzüldü ışıklı semaların sınırsız diyarlarına...


Kalbimde hüzün ama ruhumda coşku vardı. Tıpkı O’nun söylediği gibi, ruhumun kanatlarını açtım… yükseliyorum şimdi bulut dağlarının ötesine ve uzaklardan O’nun sesini duyuyorum:
“Hadi sen de uç, uç yalnız uç, sevdalı bulut, asla pes etme sarıl hayata, uç inandığın ötelere”…

Şimdi ruhumun kanatlarıyla, ‘pul kanatlı güzellikler’le, “Bir”likte ilerliyorum, ışıkla, sevgiyle ve aşkla … dönüyor, dönüyorum… sonsuzluğun dansında adımlarım, uçucu kanatlarım…

 

İlhan İrem “Sen Hiç Sensiz Kalmadın ki” Konseri


(8 Mart 2014) 

 
Toplam blog
: 65
: 722
Kayıt tarihi
: 18.07.09
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo- Televizyon Bölümü'nü bitirdi. 1987 yılından bu yan..