​ Seçim.. %10 barajı, e-muhtıra, sine-i millet (*) / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Temmuz '07

 
Kategori
Siyaset
 

Seçim.. %10 barajı, e-muhtıra, sine-i millet (*)

Seçim.. %10 barajı, e-muhtıra, sine-i millet (*)
 

(*): Bu yazıyı seçimden bir gün önce yazdım. Kuruluşundan (2001 şubat) 2004 ağustosa Bilim YK Platformu koordinatörlüğünü onurla yaptığım CHP'ye onunla güç birliği yapan DSP'ye ve onlardan da önemli olarak bu "birleşme"ye umut bağlayan ve sol'a gönül veren milyonların özlemlerine küçücük bile olsa, olumsuz etkisi olmaması için seçimden sonra yayıma göndermeyi yeğledim... Virgülüne dokunmadan:

Seçimi % 10 barajı kazanacak!

"Temsilde adaleti zorlayan ve ittifakların önünü kapatarak adeta "hülle" yolunu açan ve seçmen tercihini program, söylem, kadro gibi esaslara değil de % 10 gibi dünyanın en yüksek seçim barajlarıyla "favori" görülenler arasında dağılmaya zorlayan yeni bir seçimin eşiğindeyiz.

1982 Anayasasındaki seçim sisteminin özünde yani "iki buçuk parti" referansına göre bir güç dağılımı öngörülmüştü. Aradan geçen çeyrek asır sonra yine aynı mantık temeline dayanan bir sistemle seçimlere seçimlerine gidilmektedir. 22 Temmuz 2007 seçimlerini ne yazık ki “% 10 barajı kazanacaktır!” O "baraj"lar dolayında da en fazla şansı olanlar suyun başını tutanlardır. Suyun başını ise CHP veya bir başka parti değil AKP tutmaktadır.

Öte yandan, seçim sistemimiz kadar siyasi partiler yasamız da ülke gerçeklerinden ve evrensel standartların gereklerinden adeta bağışıktır, kopuktur.


Siyasi partiler yasası, örgütü de adayı da ön seçimle güçlendirmekten ırak bulunmaktadır. Oysa ön seçimler de parti(lerin) içinde yapılacak bir yarışma yakın gelecekteki seçimlerde de izlenecek politikanın nasıl olması gerektiğine dair düzenleyici ve düzeltici açılımlar sağlayabilir(di). Halkla ilk temas güvenli alanlarda kurulabilir, halkın istemlerinin listelere yansımasıyla başarılı sonuçlar alınması olasılığına daha güvenle bakılabilirdi. Halk ile parti, parti ile seçmen arasında katılım anlamında atılacak her adım, seçimleri kumara, anketleri lunapark aynaları gibi algılanmaya da dönüştürmezdi.

Seçim sistemimiz de siyasi partiler yasamız da bin yerinden delinmeye açık “sıkı tahditlerle” örülüdür.
2007 seçimlerine sistemin önünü “kesmeğe çalıştığı” ne kadar olgu varsa onlar ön plana çıkarak giriliyor:
Seçim sistemimiz partiler arasında “ittifaka” olanak vermiyor. Oysa “ittifak” fiilen yapılabiliyor. Ancak “siyaset oyunu” bu anlamda açık oynanamadığı için, CHP ile DSP’yi birleştiren süreç, örneğin DYP ile ANAP’ birleşmesini kadük edebiliyor.

Bağımsız adaylık ise “çarşaf liste” gibi bir yeni uygulamayla giderek güçleştirilmiş bulunuyor. Ancak bu seçimlerde “bölge siyaseti” yapan kimi “bağımsız” adayların iddiası azımsanmayacak oranlarla ifade ediliyor. Bu çevrelerin izledikleri siyaset gereği parti olarak örgütlenseler demokrasimize karşı da sorumlulukları daha belirgin olarak tanımlanabilecekken, adı "bağımsız" olsa da çok daha organize ve etkili olabilecekleri yollar adeta açılmış görünüyor. Olan bu “grubun” dışında gerçekten bağımsız adaylığı yeğleyenlere oluyor. Yüksek barajlar nedeniyle bu kere o "gerçekten bağımsızlar" arasından da “bölge bazında siyaset yapan ve aslında bağlantılı olan/bağımsızlar”dan istemeden destek arayışına girenler çıkabiliyor.

Seçim sistemine ilişkin sakıncaların en önemlisi ise % 10 barajıdır; bu durum, kimi partilere aldıkları oy oranının çok üzerinde milletvekilliği sağlarken, bir milletvekilinin seçilmesine yeterli olan oyun altındaki bir oranla koca bir partiyi baraj altı bıraktığı (örneğin 2002’de DYP ve ANAP’ı) da bilinmektedir. Merkezin sağ kanadının akamete uğrayan birleşmesinin AKP’ye yaradığını görmek için siyaset bilimcisi olmak da gerekmez sanırım.

Evet, temsilde adaleti zorlayan ve ittifakların önünü kapatarak adeta "hülle" yolunu açan ve seçmen tercihini program, söylem, kadro gibi esaslara değil de % 10 gibi dünyanın en yüksek barajları dolayımında "favori" görülenler arasında dağılmaya zorlayan yeni bir seçimin eşiğindeyiz.

Tahmin edilen: TBMM’ne MHP’nin de eklenmesiyle üç partinin ve bağımsızların gireceğidir. Seçmen de artık son günlerde bu tabloyu algılamaya ve buna göre tepki vermeye başlamıştır. Barajı geçmesi beklenen bu üç parti ve bağımsızlar da eklenirse siyaset diliyle dört oluşumun (AKP, CHP, MHP ve bir de bağımsızların) Türkiye genel oy tablosunda dayandıkları ekonomik, sosyal taban artık belirginleşmiştir. Bundan böyle oy kayması olabilmesi (“Apo’nun paketlenip Sayın Ecevit’e hediye edilmesi” gibi olağanüstü gelişmeler yaşanmazsa) artık çok muhtemel değildir.

Bu durumda en büyük olasılık AKP’nin tek başına ve milletvekili sayısı azalsa da 276 (güvenoyunun) üzerinde sandalye sayısına sahip olacağıdır. Bu izlekten giderek; DP ve GP büyük olasılıkla baraja takılacaklar ancak hatırı sayılır oy da almış olacaklardır. Oysa bu partilerden biri dahi barajı geçse, AKP tek başına hükümet kuramayabilir. O zaman başında CHP’nin bulunacağı bir koalisyon seçeneği gündeme gelebilirdi.

Yani seçim barajları örneğin % 5’e inse bu seçimler bir ihtimal Sayın Baykal’ın başbakanlığını sağlayan bir sonuç almaşığı yaratabilirdi. Bir başka açıdan, Parlamento dışında diğer partilerin (İP, Saadet Partisi, ÖDP) savrulan oyları da dahil çok sayıda yurttaşımızın temsilcisini Meclis’e göndermediği bir tablonun ve onunla ilgili meşruiyet tartışmalarının da önüne geçilebilirdi.Bu gerçeklik ise Türkiye’nin bir erken seçime hatta baskın seçime sürükleneceğinin bilinmesi gibi belki de aylar önce kavranılmalıydı.

Buna karşılık, “Temsilde adalet”e daha fazla katkı sağlayacak, seçim barajlarının % 5’e indirilmesine iktidar partisi ayak diretti ve ne yazık ki ana muhalefet partisini de bu konuda adeta uyuttu! Bir önceki seçimlerde adeta aniden merkeze yerleşen AKP bir ölçüde ve siyaseten/oy olarak kenara itileceğine merkezde barınmanın tasarımını bu yolla gerçekleştirdi.

Yaşanılan ve büyük bir talihsizlik olmasının yanı sıra bu gelişme karşısında kaçınılan tepkilerin sivil siyasetin zarar hanesine yazılan “e-muhtıra” da AKP’nin kar hanesine yazıldı.

Bu tablo renkleri silikleşmiş bir "kutuplaşma" tablosudur. Kutuplaşma, AKP açısından, "kendisi ile diğerleri" arasındadır... CHP açısındansa "AKP ile CHP" temel seçeneklerdir. Kutuplaşmanın kaldıracını ise Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşanılan çekişmeler ve çatışmalar oluşturmuştur.

Buna karşı da, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde yaşanılan talihsizliklerde CHP sine-millete dönmeyi göze alsaydı bundan demokrasimiz de kendisi de kazanabilir ve büyük olasılıkla bu seçimde birinci parti olarak meclise dönebilirdi. O günlerde CHP’nin sine-i millete dönmesi seçeneğini en azından daha yüksek sesle dillendirmesi ve bir aşamadan sonra ama askerin siyasete karışmasından önce bunun gereğini yapabileceğine dair toplumun her kesimine güven vermesi gereğinden söz etmiştim.

Yazık ki ne sine-i millete dönülebildi ne de e-muhtıraya karşı demokrasi yeterince savunulabildi.
AKP, özellikle son e-muhtıradan sonra gitgide merkeze yerleşti ve kenardan geldiği halde, iktidar olmanın da olanaklarıyla diğerlerini kenara itekledi. AKP'nin yerel yönetimlerinden gelen "lojistik desteğini" de unutmamak gerekir. CHP ise, Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu meydanlarının Türkiye oy havuzunda kabarmasını bekliyor. O meydanlar "laik, demokratik Türkiye" için doldu da taştı. Ve nihayet, Türkiye ise yalnız içeride değil dış politikada da çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.

Tüm bu yapılar ve yaşanılanlar o kaos ortamında ekonominin artan dış borçlar, sürdürülemez cari açık, çarkları vuran yatırımsızlık, pazarı kavuran durgunluk gibi gerçek sorunları ikinci hatta üçüncü plana indirgendi.


O arada Irak’ın kuzeyine ilişkin duyarlılıklar, “sınır ötesi harekatın” kimi çevreler tarafından adeta magazin boyutuna tahvil edilmesiyle ve ülkenin Kıbrıs ve BOP gibi konu ve alanlarda içinde bulunduğu durumun siyasal muhasebesi yapılmadan geçiştirildi. Böyle bir muhasebe yapılsaydı iktidarın doğal olarak savunma sahasına geçmesi ve süngüsünün düşmesi beklenebilirdi.

Bu ortamda, CHP’nin dış politika alanında yapıcı ve canla başla ortaya koyduğu çalışmalar ile toplumun belleği arasına kimi çizgiler de çekildi.

AKP şimdi hesap veren değil adeta hesap soran taraf konumunda bulunuyor ve dünya siyasetinde bile güç görülebilecek şekilde kimi araştırmalara da yansıdığı gibi iktidar değil muhalafet (yeni seçmenler arasında temsil eksikliğine de bağlanılan nedenlerle) bir çok faktör göz önüne alındığında mutlak anlamda oy kaybeden taraf olarak gösterilebiliyor.

Bu seçimde minderi AKP belirlemiştir. Seçimi ise “% 10 barajı kazanacak!” gibidir.

Elbette uygulanmakta olan sistem ne olursa olsun bir seçimi, toplumun ekonomik, sosyal, kültürel alt yapı dinamikleri belirler.

Ülkemizde bir yandan “Cumhuriyet’in kuşatılmışlığı”ndan söz edilir, bir diğer yandan “demokrasi toprağı erozyona uğruyor” diye yakınılırken, iş ve aş, barınak ve gelecek yoksunu milyonlardan bir tane olsun iki tane olsun kurtaramayıp da salt kuramsal sorunlarda odaklanmış bir görüntü vermek ne yazık ki genel tabloyu değiştirmiyor. Ve ancak bu tablodan da yalnız siyaset sorumlu değil olmayıp, kendisine “laik, demokrat ve Cumhuriyetçi” diyen iş dünyası ve medya çevreleri de dahil çok geniş bir kesimin şu ya da bu oranda sorumlu olduğu da yadsınamaz.

Evet, Türkiye ise yalnız içeride değil dış politikada da çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunuyor.
Büyük Ortadoğu Projesinin artık sır olmayan hedefinde "Türkiye’yi tam 12 den vurmak" ve un ufak etmek olduğu söyleniyor.
Yoksulluk yaygındır, yolsuzlukların bulaşmadığı, kadrolaşmanın ilişmediği yer neredeyse kalmamıştır.


Hemen belirtmek gerekir ki bu sorunlar kısmen AKP’den de önce vardı. Ancak iktidar bu sorunları çözeceğine bunların derinleştiği ve yer yer ağırlaştığı da görülmektedir.

Bu genel tespitler bir yana her seçim bir tercihtir.


Bu seçimlerde CHP’nin başarılı olması dileğinin temelinde üreten bir ekonomi ve Türkiye’nin klasik ve olası dış ve iç sorunlarının ulusal bütünlük içinde çözülmesi umutları başat etkendir. Yapılabilecek vatandaşlık görevinden başka bir şey artık kimse için söz konusu olamaz. Barışçıl ve olgun bir seçim dileyelim. Tandoğan’da, Çağlayan’da, Gündoğdu’da milyonlar olup kimsenin burnunun bile kanamadığı olgunluğa yaraşsın...

Ufuk çizgimizi belki de 23 Temmuz’a şimdiden taşımaya mecburuz.


(*): (bu yazı 21 Temmuz 2007 de yazılmış ancak sonrasında yayımı planlanmıştır bk)


www.insancilsol.com

 
Toplam blog
: 374
: 491
Kayıt tarihi
: 16.08.06
 
 

Merhaba! Toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel olgularla ulusal ve evrensel düzlemde ilgilenme..