- Kategori
- Felsefe
Seçimli yaşam yaratısı

Yaşamın algılanışı, önceliklerin kişisel tercihler doğrultusunda belirlenmiş olması ile çok ilgilidir aslında... Farklı olayların, farklı etki ve tepkiler yaratması da bu yüzdendir çoğu kez, böyle de olmalıdır... Çevresel faktörleri koyarsak bir kenara, yetişkin ve kendi felsefesini oluşturacak kadar olgunlaşmış olduğumuzu da varsayarsak; aslında “kader” dediğimiz o kavramı biraz da kendimizin şekillendirdiğini yadsımak mümkün değil.
Peki ya küçüklüğümüzden beri bize benimsetilmiş değerlerin, ben onlara “giydirilmiş toplumsal öğretiler” diyorum, etkisi... Bilinçaltı resimlerin, kişinin kendine kimlik belirlemedeki rolü, olması gerekenden çok daha fazla... Bu yüzden aynı çevrelerin insanları bu kadar çok benziyor birbirlerine...
İyi tarafları yok değil elbette bu resimlerin, ama aralarına karbon kağıdı konmuş ve hiçbir “özgü” detay taşımayan felsefelere sahip insan güruhları; içine yağ, tuz, baharat katılmamış suda haşlanmakta olan topaklanmış hamur tanelerini anımsatıyor bana... Sorgusuz, amaçsız, yenmeye hazır hale gelene kadar suda kalacak ve hatta yiyenin damağında da hiçbir lezzet bırakmayacak olan zavallı hamur taneleri...
Savunduğum odur ki; güncel yaşamın temel varoluş gereklerine koşuştururken, bilinçaltı resimlerini, tezatlarıyla da karşılaştıracak kadar vakit ayırmalı kişi kendine... “Neden? ” diye sorabilmeli... İnanıyorum ama neden? Savunuyorum ama niye? Yapıyorum ama ne için? Ayıplıyorum ya da onaylıyorum, ama sebebi ne? İstediğimi söylüyorum ama isteyen ben miyim gerçekte? ... Tercihlerimi belirleyen ben miyim?
Ve yine savunduğum odur ki; sorularıyla seçenekler yaratmalı kişi kendine... Seçeneklere farklı açılardan bakabilmeli... Dünya yüzünde, kısıtlı bir süre için ve sadece bir kez bulunabileceğini gözardı etmemeli... Dayatılmış, kabulgöregelmiş öğretileri sorgulayıp; “aslında olmak ya da yapmak istediğinin” ne olduğuna kendi karar verebilmeli... Önceliklerini kendi belirleyebilmeli...
Bu yüzden karşıyım, çocukları büyükannelerin büyütmelerine... Bu yüzden karşıyım, neyin doğru neyin yanlış olduğunun, daha minicik dimağlara sahipkenden başlayarak insanların beyinlerine kazınmasına... Bu yüzden karşıyım, okullarda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” adı altında sadece devletin resmi dini olarak benimsenmiş dinin ve o devlete ait milletin çoğunluğunca benimsenmiş ahlak kurallarının aşılandığı derslerin verilmesi ve üstelik notla ödüllendirmesi ya da cezalandırılmasına... Bu yüzden karşıyım, ailelerin çocuklarını kendilerine benzemeyenlerden uzak tutma çabalarına... Şiddetle kınamaya, fanatik taraftarlığa ve benzeri kendini kaybetmişlik derecesinde ama bir o kadar bilmişlik edasındaki yargılara... Tam da bu yüzden karşıyım; yüzyıllardır süregelen kalıplaşmış inanç ve değerlerin bu kalıplaşmışlığı ve hatta kurumsallaşmışlığına... Kendine özgü kimlik, kişilik, değer, felsefe seçme ve yaratmada kişiyi özgür bırakmayan; tek tip giysileri dayatan zihniyetlere...
Bu önceden biçilip dikilmiş, neredeyse tenle bir olmuş giysilerin üzerindeki eğreti duruşlarına ayıp da, kendini yaralaya bereleye soyunmayı başarmış insanların bile pek büyük bir çoğunluğunun, yine bu yırtık giysilerle yaralarını kapatma çabaları da iç parçalayıcı, acınası gelmiştir bana hep... İki farklı yüzle yaşamak zorunda kalan; kendine özgü olma yolunda takdir edilir adımlar atmış olmasına karşın bununla gurur duyma yürekliliğini gösteremeyen kayıpların da sayısı az değil... Pek azımız seçimli hayat yaratısında gerçekten özgür hissedebilme mutluluğuna erişiyoruz... En canımız, ana-babamız için bile, mutluluğumuzun bu seçimlerle mümkün olabildiği gerçeği, üçüncü şahısların yargılayan gözlerine karşı yaşanacak utancın önüne geçemiyor, ne acı... Öylesine bütünleşmiş ki tenleri ile giydikleri, sizin mutlu olmanız gereken koşulların ne olduğunu en iyi kendilerinin bildiğine inanacak kadar sağduyu, bilinç ve saygıdan uzaklaşabiliyorlar... Daha da vahim olanı, “sizin iyiliğiniz için” gerekçesiyle yapmanızı istediklerine direndiğinizde kırıcı olmak tezatına düşebiliyor; sizi, sizin inandığınız değerleriniz ve bu değerlerle mümkün olabilecek mutluluğunuzla kendileri arasında seçim yapmaya zorlayabiliyor, hatta kendilerini bu uğurda paralayıp harabederek hiç bir şey yapamazlarsa vicdan azabı ile cezalandırıyorlar...
Kolay değil elbette böylesine sıkı kuşatılmışken içinize dönüp derinlerinizdeki enerjinin size tuttuğu ışığı görmeye çalışmak ve bu ışığın gücüyle kuşatılmışlığı yararak, seçimlerinizin belirlediği bir yola koyulmak... Belirsizliklere de, seçimlerinizin sonuçları olabilecek hata ve mutsuzluklara da; kendi yarattığınız pek çok mutluluğa ve en önemlisi seçimlerin size ait olması sorumluluğu ve gururuna olduğu kadar hazırlıklı olmak...
Sadece kendi çıkarlarımız için yaşamak da bir seçim bir yerde, ki çıkarımıza sandığımız şeyler her zaman mutluluğumuzun garantisi değildir;
Tamamen bizim dışımızdakilerin mutluluğu için varolduğumuzu kabullenmek de, ki değil herkesi, önemli saydığımız iki kişiyi aynı anda mutlu etmek bile çoğu kez mümkün olamıyor maalesef...
Bu yüzden belki de önceliklerimizi belirlemeliyiz ilk iş...
Yaşamı kendi penceremizden algılayabilmek, keyfimizi kaçıran şeyleri farklı perspektiflerden görebilmek, başarılarımızın tadını çıkarabilmek, yanlışlarımızın sorumluluğunu üstlenebilmek, kendi seçimlerimiz için hakettiğimize inandığımız saygıyı başkalarına da duyabilmek için yapmalıyız bunu... Sadece bir kez yaşama hakkımız olan hayatımızı daha yaşanabilir kılmak için...
Ona renk ve tatları kendi ellerimizle katabilmek için...
Elif Karagöl 06 Eylül 2005