- Kategori
- Siyaset
Senaryo aynı - Film yeni başladı
Tarihi doğru okumak ve doğru değerlendirmek gerekir. Osmanlı yabancı askerlerin istilası sonucu değil ekonomik olarak çökmüştü. O zamanın ekonomik olaylarına bir göz atacak olursak, günümüzle birebir benzerlik taşıdığını göreceğiz.
Bu gün güncelliğini devam ettirdiği için 2006 yılında bu sütunlarda yazmış olduğum bir yazımın tekrarında fayda görüyorum;
Osmanlı devletinin son dönemine bakıldığında, bir devletin ekonomik yönden nasıl çöküntüye uğratıldığının örneğini görebilirsiniz. Elbette ki çöküntünün başlamasında ekonomik faktörlerin dışında başka unsurlarda vardı. Ama bunların en önemlisi ekonomik çöküştü. Çöküş yavaş yavaş ve fark ettirmeden olmuştu.
Bu çöküşü hazırlayan sebeplere kısaca değinecek olursak; 1789 Fransız İhtilalinden sonra Avrupa’ da ’ulus’ kavramları ortaya çıktı. Sanayi ve teknoloji alanında gelişmeler, modern orduların kurulması ve bunların kendilerine ayak uyduramayan, zayıf ülkelerde sömürü ve baskı unsuruna dönüşmesi sebeplerin başında yer alıyordu.
Osmanlı Devletinin temelini din teşkil ediyordu. Bütün eğitim kurumları dini eğitim yapıyordu. Bu nedenle toplumsal bilimlere dinsel açıdan bakan bilim adamları yetiştiriyorlardı. Bunlar batıdaki bilim akımları karşısında çok yavaş ve geri kaldılar. Bu nedenle ülkenin bir çok yöresinde düzen bozulmaya başladı. Düzenin bozulması ekonomiye de etki ediyordu.
1838 yılına gelindiğinde Osmanlı Maliyesi henüz açık vermemişti. Ama ne olduysa bu yıldan sonra oldu. İngilizlerle yapılan ticaret antlaşması Osmanlı ticaretini kısıtlayan ilk tohumların atılmasına yol açtı.
Ülke batıya açılmaya başlamıştı. Özellikle batı bölgelerinde yaşayan üst tabaka bundan çok memnun kaldılar. O zamana göre lüks hayat ve lüks harcamalar arttı.
Derken yabancı kökenliler dış temsilcilikler alarak, Osmanlı ülkesinde dış malları ucuza satmaya başladılar. Onlara yerli üreticiye göre daha uygun şartlar sağlanmıştı. Anadolu ve Doğu’ da yollar ulaşıma imkan vermiyordu. Bir çok tarım ürünü dahil tüketim maddeleri batıdan gelir olmuştu.
Ülkede tarımla uğraşanlar fakirleşti. Üretim düştü. Kimse malını satamıyordu. Ticari tarım ürünleri olan tütün, pamuk, incir, üzüm ise yabancıların kontrolünde çok düşük fiyatlardan alınarak yurt dışına götürülüyordu. Dış güçlerin sermaye desteği ile kurulan ’Reji’ adı verilen kuruluş, bu işleri kontrol altında tutuyordu. Kendi güvenlik güçlerini kurmuştu. Uygulamalarına karşı çıkan 20 bine yakın köylüyü bu kuruluşun güvenlik güçlerinin öldürdüğü biliniyordu.
Ekonomi bozulmuş, vergiler artmış, fakat halk bu vergileri ödeyemez durumdaydı. Ayrıca toprak kayıpları da ekonomik kaynakların azalmasına neden oluyordu.
Osmanlılar böyle bir ortamda kurtuluşu batının himayesinde buldular.
Ticari antlaşmalar arttı. Ülke içi demiryolları yapılmasına karar verildi. Demir yollarının yapımını Alman, İngiliz, Fransız firmaları aralarında paylaştılar. O devirde demiryolu yapmak en karlı yatırımdı. Yabancı şirketler bu işten elde ettikleri çok büyük karları ülkelerine götürürken, Osmanlı Devleti de ödeyemeyeceği büyüklükte dış borçların altına giriyordu.
Bu sırada o zamanın bir grup aydını da bunun ülke için faydalarını anlatıyorlardı. Demiryollarında çalışan işçiler iş ve aş bulmuştu. aile geçindiriyorlardı. Bundan güzel bir şey olur muydu ? Oysa bu geçici bir durumdu ve ülke ipotek altına giriyordu.
Zamanla ticaret tümüyle yabancıların eline geçti. Fransız - İngiliz ortaklığı olan Osmanlı Bankası devletin mali işlerini denetimine aldı.
Osmanlılar 1881 de iflas ettiklerini açıkladı.
Alacaklı dış güçler ‘Duyun-u Umumiye’ yi kurarak devletin tüm gelirlerine ipotek koydular ve mali yönetimi tümden ele geçirdiler. Ekonominin düzelmesini hiç bir zaman arzu etmedikleri için dış borçlar arttı. Alınan dış borçlar lüks tüketime yöneldi. Üretimde kullanılmasına izin verilmedi. Çıkarılan yasalarla yabancılara mülk satışına izin verildi. Bu kısa sürede yağmaya dönüştü. Hatta ’Taksim Kışlası’ bile satışa çıkarıldı.
Osmanlı devleti 360 milyon altın lira borçlanmıştı. O devrin aydınları ve zenginleri hala durumdan memnundu. Bir çokları ise kurtuluş çareleri aramaktaydı. Bunların da büyük çoğunluğu ABD veya İngiliz manda ve himayesinden yanaydı.
O sırada bir Mustafa Kemal çıktı. ’ya istiklal, ya ölüm’, ’Tam Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ dedi ve dediğini yaptı. Dünya dize geldi.
Sayın siyasiler, bu gün olayların gidişine bakın, bu geçmişi anımsayın, unutmayın ki tarih tekerrürden ibarettir. Sizler bu kötü gidişi göremeseniz de,
Bu ülke yeni ‘Mustafa Kemal’ler yetiştirecektir.