- Kategori
- Gündelik Yaşam
Sıradanlaşanların Öyküsü

Sizi ‘Tan’ ile tanıştırmak istiyorum. Daha önce tanışanınız var mı onunla? Var ise tanıştıktan sonra hiç tekrar görüştünüz mü? Güzel midir ‘Tan’? Aranız nasıl? Tatlı uykuyu ‘Tan’a tercih etmemek nasıl bir duygu? Yahut benim gibi misiniz sizde? Tanışmak mecburiyetinde kalanlardan, her sabah tekrar buluşmak üzere sözleşenlerden misiniz sizde yoksa? Peki, tanışmayanlar… Onlara söylenecek çok söz var fakat kifayetsiz kalacağı bilinen kelimelerin birbiri peşi sıra söylenmesinin hakikate onları birer adım daha yaklaştıracağına inananlardan değilim. Boşa kürek çekmeyenlerdenim anlayacağınız. Buna harcayacak ve bunu düşünecek hemen hemen hiç vaktim olmadı…
İçinde bulunduğum ahval ve şerait yüzünden her sabah güneş doğmadan hemen önce uyanırım. Malumunuz ‘Tan’ ile tanışıklığımız da buradan gelir. Yapışıp kaldığım yataktan kalkmadan güne ilk hanımın sesi eşlik eder. Çoktan kalkmıştır ve mutfaktan sesler gelir. Hafifçe bir doğrulma. Her yanım kütür kütür yine. Çocuklara akşam sırtımı dövdürmeyi unuttum bu sefer. Mutfaktan sesler gitgide yükselir ki birden çaydanlık kulağıma fısıldamaya başlar uzaktan uzaktan. Hanım sıkkın, hanım bıkkın. Daha fazla canımı sıkma dercesine; ‘Çay hazır. Kalk kalk kalkkk!’
Siftahı yaptım; ilk günaydın esnemesi gelir hemen. İşler yolunda yine. Ama kime göre? Neye göre? Bana göre; yorgun dönülen bir gece ve alınamayan bir uyku daha. Hesap kabardı artık. Kendime bu kadar borçlanmasam fena olmaz. Savsaklanmaya hiç vaktim yok. Daha hızlı olmalıyım. Artık geciktiğimde trafiği mazeret göstermek yeterli olmuyor çünkü. Hadi Rıfkı hadi…
İlk işim açılan kepenklerin katı yağlarından kurtulmak olur hep. Art arda suratıma çarpan yüzlerce damlacık. Yüzümün aklı karışık. Bir yanda çarpan damlacıklar ve ıslaklık, bir yanda hemen ardından gelen sert dokunuşlar ve yine o pis kuruluk. Sürekli yıkanmaktan şaftı kaymış havlu, dünden bugüne kirlenmiştir yine. Puanları toplayıp(!) bir diğer seviyeye atlamam lazım; Mutfak.
Ne güzel şey ama şu kahvaltı! En zengin öğünümdür kendisi. Dünden kalmış bayatlamasına ramak kalan ekmek, yeşil ekşi zeytin, inci gibi beyaz peynir, anamın gönderdiği tahin ve pekmez, bir de kavanozunun dibi gözükmeye başlayan bizim çocukların boğazından düşmeyen vişne reçeli… Ve tabi ki de çay…
Çay keyfini sürdürmek isterdim fakat yola düşme vakti gelmiştir. Düşerim yollara. Otuz dört numaralı belediye otobüsü bugün gecikmez umarım. Ben tam vaktinde durakta olmama rağmen otobüs her seferinde geç kalır, deliririm. Soğukta hiç çekilmez beklemek. Ev soğuk, çalıştığım yer soğuk, sokaklar soğuk, hayat soğuk anlayacağınız. Yakarım cigarayı, ısıtmaz da pislik ama ne yaparsın işte. Bıyıklarımı sarartmaya başladı artık. Bıraksam mı? Otobüs gelir…
Yeni gün selamlaşmaları çok uzun sürmez. Vakit işe koyulma vaktidir. Bizimkisi insanı yaşlandıran cinsten bir iş. Yaşıtım onca insan benden daha atik ve daha genç gösterir. Yoksa ben mi yaşlı gösteriyorum? Hep söylerler bunu. Yaşlandığım her yıl daha da belirginleşir. Kamburlaşmaya başlayan belim, önce beyazlayan ardından dökülen saçlarım. Daha ne olsun.
Öğle molasını iple çekeriz. Yorgunluk ve soğuk depoda ardı sıra gelen öksürükler… Yemek ve ardından gelen çay-cigara keyfi ile biraz rahatlamak isteriz. Ne keyif bizimkisi de! Moladan sonra randımanımız biraz daha düşer. Gitgide zorlaşır şartlar. Soğumaya vakit bulamayız bu buz gibi havada. Çalış, çalış ve yine çalış. Ter sarar baştan aşağıya vücudu. Soğursak hasta oluruz bu sefer. Her zamanki gibi akrep ile yelkovan âşıklar gibi atışırlar birbirlerini yakalamak için. Bu işten en kârlı çıkan ise bizler. Akşam iş çıkışı yaklaştıkça gözler dikilir saatlere. Bitse de gitsek dercesine…
Bari birisi durağa kadar bıraksa diye her gün söylenirim. Yürü oğlum Rıfkı. Otuz dört numara seni bekler. E bu soğukta bir cigara yakmamak olmaz. Eşlik eder bana her yolculuğumda. Sabah akşam fark etmez onun için. Otobüsün gecikmesi de fark etmez. Yine gecikti! Sokaklar hınca hınç dolu. Otobüs özenmiş sokaklara. İnsanlar hayvan sürüsü gibi üst üste alt alta… Bilindik bir soru; Durağa geldiğimde nasıl ineceğim?
Sokaktaki hayat gibi insanlar birbirlerini eze eze iniyorlar her durakta. Bir türlü boşalmıyor otobüs. İnenler, onların yerlerini doldurmak ve sırf benim ayakta dakikalarca eziyet çekip oturmamam için binenler. Hayatımı oluşturan parçalardan biriside onlar işte; İnenler ve binenler.
Ezile ezile bindiğim otobüsten eze eze iniyorum bu kez. Doğru eve. Bakkaldan iki ekmek sadece. Önceki borçlarımı hatırlatmak için ‘Defter kabardı bak külahları yakında değişeceğiz Rıfkı efendi!’ dercesine bir bakış atıyor bana Kâmil. Kaçırıyorum bakışlarımı. Cep delik, boynum bükük. ‘Çamaşır makinesinin son taksiti bitsin ödeyeceğim’ diyemiyorum. Puanları toplayıp tekrar eve dönüyorum…
Çocuklar sofranın başında. Can havliyle kuru soğan, domates çorbası ve makarnaya saldırmamak için tutuyorlar kendilerini. Hanımın suratı yine beş karış. Çamaşır makinesiyle de alamadık gönlünü. Ne yapmak lazım bilemiyorum. Yemekten sonra çaylar gelir. Televizyon açılır. Ana haber bültenlerinde yine üçüncü sayfa haberlerinden derleme başlıklar ve hangi siyasi diğerine bugün ne demiş saçmalıkları dolaşıyor. Hemen ardından bizim hanımın dizisi başlıyor. Yüksek sesle ‘Ah ahh yazık oldu kızcağıza’ demesine uyanıyorum. Dizimdeki ufaklığa uymuşum bir an. Yemek ve çayın üstüne uyku bastırmayacaktı da ne olacaktı? Hanımın töre yazgısıyla dolu ve olabildiğince acıtasyona bulandırılmış dizisi bitiyor ve o çılgın yarışma programı başlıyor. Bugün hangi türkü, şarkı en çok puanı alacak acaba? Hangi jüri üyesi kime ne kıllık yapacak? O şişman oğlan ne söyleyecek acaba bugün? Ya da diğer yarışma programını mı izlesek? Kutulara bağlanan hayatları, büyük ya da küçük hissedenlerin dünyasını mı izlesek?
Haberleri izledik. Hanımın dizisi bitti. Yarışma programlarını tükettik sonuna kadar. Artık yatma vakti. Hanım çocukları yatırdı. Odaya geldi. Yazmasını çıkarttı. Çekti yorganı. Sessizlik…
-&-
Bugün günlerden Pazartesi. Ama Salı da olabilirdi Çarşamba da. Perşembe ve Cuma belki. Hafta sonu dahi olabilir. Bizim için fark etmez. Dünya telaşına düşmüş halde birbirimize ‘Günaydın’, ‘Nasılsın?’, ‘Günün nasıldı?’, ‘Ya sen ne yaptın?’, ‘Okul nasıldı çocuklar?’, ‘Neler öğrendiniz?’, ‘İyi geceler’ gibi bu basit soruları ve günlük konuşmada kullandığımız cümleleri bile kuramaz haldeyiz. Çünkü bizler artık insan değiliz! Televizyondaki yarışmacılar gibi puanları toplayıp, oyları alıp, bir üst seviyeye geçmek için benliklerimizden olduk. Bir üst seviye ne için? Yaşam mücadelesi için, aç kalmamak için, para için, kavanozunun dibi gözükmeye başlayan bizim çocukların boğazından düşmeyen o vişne reçeli için! Gittikçe sıradanlaştık. Gün geçtikçe sıradanlıklarımıza bir yenisini daha da eklemeyi unutmuyoruz. Ama unuttuğumuz bir şey var ki tüm bunların arasında en önemlisi; İnsanca ve insan onuruna yakışır bir şekilde yaşama hakkımız… Bu bizim suçumuz değil. İnsanlığa bu suçu yükleyenlerindir bu suç. Para ile insan onurunu satın almak için can atanlarındır. Sahi para dediğimiz günümüzde demir, kâğıt, plastik(kredi kartı) halleri olan, mal ve hizmetlerin karşılığı olan değişim aracını ilk hali ile Lidyalılar bulmuştu değil mi? Peki sizce parayı bulan o Lidyalı böyle olsun ister miydi?