11 Ağustos '14
- Kategori
- Güncel
Sistem nasıl düzelir

Sistem Nasıl Düzelir - Saadet Garan
“İstanbul yağmura teslim oldu!”
Eski yerleşim alanlarının çaresizlikleri, alt yapı eksiklikleri yine bir nebze tolere edilebilir de yeni yerleşim alanlarındaki bu eksikliklerin hoş görülecek bir tarafı yok. Bakir alanlara yeni kentler, yeni siteler kuracaksınız; ama yağmur yağınca sel olacak, trafik duracak(!) İşte bunlar bana hiç de hoş görülmeliymiş ya da görülebilirmiş gibi gelmiyor. ‘’Toprak kuruyor!’’, ‘’Yağmur, yağmur!’’ diye inlerken; yağan yağmurdan, yağmurun rahmetinden korkar olduk.
Bu sahneler bana Gölcük Depremi’ni hatırlatıyor. O zaman da Türkiye depreme teslim olmuştu. Deprem sonrasında askeri tesislerde kalacak Amerikalılar, kendi konutlarının yapımıyla kendileri ilgilendiler. Türk inşaatçılara, kalacakları konutları yaptırtmadılar. Yani güvenmediler.
Sonra her gün haberlerde dehşetle izlediğimiz kaza haberleri; günlük yaşamın neredeyse olağan saydığı, her gün gerçekleşen cinayetler ve ” Neden daha iyiye gidemiyoruz!” şikâyetlerimiz… Sıralamalar bitmez tükenmez. Muhtemelen her birimizin bunlara ekleyecek birçok örneği, birçok acısı, kaybı ve bir o kadar da öfkesi var. Eminim sizler de benim kadar yoruldunuz.
Peki, ama neden böyle?
Biz, neden insan yaşamının her şeyden önemli olduğu bir toplum değiliz?
Bireysel eğitimin, yaşam boyu öğrenmenin, kişilik gelişimine yönelik eğitiminin az olduğu ülkelerde bu sıkıntılar çok olağan sayılıyor maalesef.
Toplumsal gelişimin ve bireysel gelişimin tam olarak sağlandığı bir eğitim ve yaşam modelinde; bu kadar trafik kazası göremezsiniz mesela.
Bu kadar cinayet haberi izleyemezsiniz.
Bu kadar çok bağımlılığa bulaşmış, kimliksiz genç duyamazsınız.
Hayatından bu kadar bıkmış, canına kıyacak kadar yaşama küskün kadınlar göremezsiniz.
Yani tüm bu aksaklıkların, can yakan anıların temeli; eğitimsizlik.
Bir Türkiye hayal ediyorum. Hani insan yaşamının önemli olduğu, sosyal ilişkiler için çaba sarf edilen, kişisel gelişimin sadece ilkokul yıllarında kalmadığı, ekonomik gelişmelerin ciddiye alındığı bir Türkiye. İşte o Türkiye’ye eğitim sisteminin bütün bunları içine alarak işlediği, eğitimin matematik ve fen bilgisi derslerinden ibaret sayılmadığı, eğitim deyince binlerce insanın rekabet içinde girdiği ezberci sınavların akla gelmediği, çocukların değil yetişkinlerin de eğitildiği, bir düzene erişmekle mümkün.
Bu Türkiye tasviri neden şu an bizim için bir hayal? Biz ne zaman böyle; öğrenmeden, araştırmadan, sorgulamadan yaşayıp giden bir toplum olduk? Biz her şeye bahane buluruz. Çocuğumuz kötü madde kullanınca arkadaşlarına bağlarız, küfredince edepsizliğine. Dönüp ana-babalığımızı sorgulamayız. Bunun bir eğitimi olduğunu da kabullenmeyiz. Haberlerde gördüğümüz cinayetler için, yalnızca katilleri suçlarız. İnsan canının bu kadar kıymetsiz hale gelişini sorgulamayız. Biz her daim sütten çıkan o ak kaşıklar olarak, eğitilmeye hiç ihtiyacımız olmadığı inancıyla bu toplumun gelişmesine ne kadar katkımız olabilir ki?
Sınavdan sınava koşturan çocuklar ordusuyla, çocuklarına sınav kazansın sadece test çözsün, diye oynamayı yasaklayan; çocukları yüksek puanlar aldıklarında iyi ebeveyn olduklarını zanneden ana-babalarla nereye kadar yol alınabilir ki?
Gelişimin ışığı eğitimdir. Sağlıklı ve mutlu bireyler iyi eğitilmiş toplumlarda olur. Sağlıklı, mutlu bireylerden oluşan toplum başarılı da olur. Bu koşulları sağlayabilirsek; o zaman yıllardır gelişmekte olan ülkeler arasından sıyrılıp da artık gelişebilmiş bir ülke haline gelebiliriz.
Tabi burada en büyük görev öğretmenlerimize düşmektedir.
Üzülerek belirtmeliyim ki; mevcut öğretmenlerimizin çoğunluğu, köy enstitüsü öğretmenlerinin azmine, gücüne, bilgisine ve insan severliğine sahip değildir.
Ülkemizde; ‘’Hiçbir şey olamazsam öğretmen olurum, tatili bol, devlet garantisi var…’’ mantığıyla öğretmen olanların, öğretmen olduktan sonra da kendilerini kişisel olarak ya da hizmet içi eğitim programlarıyla ne kadar geliştirdiklerine bakarsak tablo çok iç açıcı olmaz. Şu anki halimiz biraz da öğretmenlerin öğrenmiş ama eğitilmemişliğinin bir yansımasıdır.
OECD‘nin her üç yılda bir gerçekleştirdiği PISA yarışmaları mesela.
Acaba ülkemizdeki kaç öğretmenimiz bu raporları incelemiştir? Acaba kaç tane öğretmenimiz bu tabloda ülkemizin başarısının sonlardaki haline üzülerek herhangi bir önlem almıştır? Acaba kaç tane öğretmenimiz başarılı eğitim sistemlerinin neler olduğunu ve uygulamalarını biliyor? Ya da kaç öğretmenimiz örneğin en başarılı çocukların ülkesi olan Finlandiya Okullarında neler olup bitiyor, diye merak edip de okudular?
Her şeyi devletten beklemekle, öğretmenlik gibi ulvi bir mesleği; meslek olmaktan çıkarılıp, içi boş bir iş haline getirilmesi içimi acıtıyor.
Yolsuz, susuz, elektriksiz, bir göz odada, karın sekiz ay köyün üstüne halı gibi serildiği, erimediği dağ köylerinde öğretmenlik yaptığım için her şeyi devletten beklememek gerekliliğine inanıyorum.
Kaliteli eğitimin bütçeyle, çok parayla olduğunu da sanmayın. Örneğin en başarılı öğrencilerin olduğu, en başarılı eğitim sistemine sahip Finlandiya’da eğitime ayrılan bütçe çok değil. Eğitimin kalitesi öğretmenin aklı ve donanımı ile ilgilidir. ”Akıllı tahta değil akıllı öğretmen!“ sözünü yabana atmamak gerek. Hem akıllı tahtaları kullanamayan öğretmeniniz varsa akıllı tahtadan nasıl yararlansın çocuklar?
Silicon vadisini patronlarının çocuklarının okudukları okulla ilgili yazılar okuduğumda hiç şaşırmadım. Okulların çok donanımlı olması gerekmiyor. Bu okulda 8 yaşına dek öğrenciler bilgisayarla tanışmıyor bile. Okul ve sınıflar inanılmaz sade, çocuklar düşünüp yaratıyorlar. Bol bol oynuyorlar çünkü; oyunla eğlenerek, üreterek, arkadaşlarıyla sosyal iletişim kurarak işbirliği içinde öğreniyor ve gelişiyorlar.
Üreten, yaratıcı, sorgulayan, merak eden, kendisini sürekli eğiten, kendisine kitap alan okuyan seminerlere katılan öğretmenlerle eğitim sisteminde çok şey değiştirmek mümkün.
Çevrenize bir göz atın. Her mahallede en az 2-3 okul var. Her okulda masa, sıra, öğrenci ve öğretmen var. Ama bu ‘’fabrikalardan’’ neden iyi ürün çıkmıyor?
Okullarımızın biraz rehabilite edilerek, öğretmen okuluna girebilme koşullarını biraz zorlaştırarak, öğretmen okulunu bitirdikten sonra da yüksek tezli programlarla öğretmenlik donanımının önemini zorunlu tutarak mesleği özenilir kılmak ve ekonomik yönden desteklemekle eğitimde kaliteyi arttırmak o kadar zor olmasa gerek. Ancak bu şekilde okullar fabrika olmaktan çıkıp, eğitim yuvası haline gelebilirler.
Unutmamalı ki sistemi yapan da geliştiren de yıkan da sistemin parçası olan kişilerdir. Gelişimden ve yenilenmekten korkmadığımız sürece başarı kaçınılmazdır.
Bizim ülkemizin, daha doğrusu eğitim politikamızın en büyük iki hatası şudur ki; sahip olduğumuz milli eğitim bakanlarımız ve bakanlık teşkilatı görevlileri nedense hep eğitimin bir parçası olamayan şahıslardandır. Temel bir milli eğitim sisteminin olamayışı, her gelen bakana ve hükümetler anlayışına göre olmasıdır. Bu nedenle sistem diye bir şey kalmamakta. Dünyanın hiç bir yerinde bizdeki kadar sık değişen bir sistem göremezsiniz. Aileler ve öğrenciler şaşkın vaziyette acaba seneye ne değişecek derdinde, yılgın bir haldeler.
Okullar bitince de sonuç malum: diplomalı işsizler ordusu. Özel okullara harcanan paralar deseniz ayrı bir sorun. Başarı ve mutluluk, çok paralar harcamakla kazanılmaz alınmaz.
Boşa her geçen bir saniyenin ülkeme ve toplumuma ve dünyaya zarar verdiğini biliyorum. Bundan ötürü istiyorum ki yanlış olanlar bir an evvel düzelsin. Bilgisinden, deneyimlerinden yararlanabileceğimiz kişilerden eğitim alabilmek varken, neden eğitimle işi olmayan rahat bir meslek aradığı için öğretmenlik yapan ama eğitimci olmayanların rahatça hüküm sürdüğü bu sistemde vakit kaybedelim? Bu kadar vaktimiz var mı?
Harekete geçmeye eğitimle başlanmalı, çünkü; temelinde iyi eğitimli, kişiliği gelişmiş, çevre ve toplum bilincine ulaşmış kişiler, yollarda trafik kurallarına uyarlar kaza yapmazlar.
İyi yetişmiş mühendisler, mimarlar; yolları, yerleşim alanlarını inşa ederken uzun vadeli düşünerek yağmuru, karı, hava koşullarını düşünerek altyapıyı sağlam yaparlar. Sağlam binalar sağlam yollar yaparlar, sellere ve depremlere dayanıklı yapılarda ölümler, sel baskınları yaşanmaz.
İyi eğitimin yerleştiği güncel hayatlarda, çocuk yaşta parayla satılan kız çocukları olmaz, dolayısıyla kadın intiharı diye bir sorun da olmaz.
İyi eğitim alan erkek çocukları büyüdüklerinde güven duyulan eşler olurlar kadınlarını öldürmezler.
Yani iyi yetişen her bir öğrenci, duyarlı, sorumlu, bilinçli birer birey olarak; önce kendisine, sonra ailesine, topluma ve tüm insanlığa yararlı olur. Yaşamına renk katarak kendisini ve çevresini mutlu kılar. Bizler de her akşam, içimiz karararak, içimiz yanarak, hayıflanarak bunca kötü haberi dinlemek zorunda kalmayız. Hiçbir şeye, bu kadar kolay ‘’teslim’’ olmayız.