​ Siyasetin temel kavramları üzerinden Türkiye'nin gelişmesine bakış / Sosyoloji / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '14

 
Kategori
Sosyoloji
 

Siyasetin temel kavramları üzerinden Türkiye'nin gelişmesine bakış

Siyasetin temel kavramları üzerinden Türkiye'nin gelişmesine bakış
 

sevgi ve doğa


Siyaset devletlerin yönetim bilimi olarak tanımlanabilir. Devleti yönetme ve diğer devletlerle olan ilişkilerine yön verme sanatına ilişkin her şeyin bilgisine siyaset denir. Bizim yozlaşmış anlamıyla bildiğimiz, belki de doğrusunu çok az gördüğümüz için artık kanıksadığımız siyasetçi de, aslında menfaatleri için yalan söyleyen, yakınlarına izzet ikbal dağıtmak için ilişki ve bağlantılarını kullanan değil, devlet yönetimini geliştirmekle ilgili geçerli ve orijinal fikirleri olan, daha iyi bir toplumsal ve ekonomik yaşam için fikir ve eylemleriyle mücadele eden kişi olmalıdır. Türkiye gibi, her gelişmekte olan ülkenin kendine özgü bir toplumsal değişme ve yönetimsel değiştirme anlayışı geliştirmesi gerekir. Ancak bu kendine özgülük önemli bir tuzağı da içinde barındırır: Dünyaya entegre olmadan, bir zamanlar Arnavutluk gibi, içine kapalı ve izole bir ülke olarak kalmak. Bu yüzden kendine özgü toplumsal yapı değişimleri ve kalkınma modelleri geliştirirken, dışa açık, dünyayla at başı giden değişimleri de takip etmek gerekecektir. Ve bittabi ki, Dünyaya hakim olan kavramlar, bazen çatışma ve çekişmelere de yol açarak, ülke içindeki yerleşmiş gelenekleri ve köklü alışkanlıkları zorlayacak ve değiştirebilecektir. Yani gelişmekte olan ülkelerin tek sorunu, alt ve üst yapıyı inşa etmek için kaynak (para) bulma sorunu değil, aslında daha da önemli olan zihniyetlerin değiştirilmesi sorunudur. Gelişmekte olan ülkeler için bir uçta Dünyanın enternasyonel kavramlarını tümüyle ve hızla kabul ettiklerinde toplumsal yapılarının çökmesi ve dağılması tehlikesi, diğer uçta ise içe kapalı, sadece kendi adet ve görenekleri içinde hapsolma tehdidi arasında doğru dengeyi bulma problemini çözmek zorundadırlar. İşte siyasetin ve siyasetçinin temel işlevi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. İki kutup arasındaki doğru yeri bulabilmek siyasetin ve siyasetçinin görevi olmaktadır.

         Madem gelişmeyi toplumsal ve ekonomik değişmeleri denge içinde tutarak yapmak gerekiyor. O halde bunu yapacak bir otorite olması gerekir. O otoriteye devlet denir. Peki o halde devlet nedir, sorusu gündeme gelir. Hiçbir başka topluma tabi olmayıp da diğer toplumlara egemen olan bir çeşit mükemmel veya en üst düzeyde hakim olan kurumlaşmış toplumsal yapıya devlet denir. Devlet yöneticileri de başka tür toplumsal yapılar içinde görülmeyen “egemen” olma niteliğini taşırlar. Ancak Marksizm ideolojisi devlet tanımında farklılık taşır. Marksizm devleti sosyal ve ekonomik tabandan türeyen ikincil bir yapı olarak görür. Devletin toplumsal ve ekonomik yapıya sıkıca bağlı olduğu düşünüldüğünde Marksist görüş kısmen doğruları içerse de hem eksik hem de çarpıktır.

         Siyasetçi eşit olmayan insanlar arasındaki ilişki sistemlerini inşa edebilme sanatına haiz olmalıdır. Bizdeki yoz siyasetin ve siyasetçinin bir başka özelliği, maalesef, insanlarımız arasındaki farklılıkları kaşıyarak toplumsal barışı daha da bozma, kin ve ayrılığı artma faaliyetidir. Ortak yanlarımızı işleyerek toplumsal birliği artırma ve eşitsiz insanlar arasında doğru ve sağlıklı ilişkiler kurarak bu eşitsizlikleri zamanla kaldırma ve topyekün kaldırma siyaseti değil de, ayrılık ve eşitsizlikleri kaşıyarak, onları gereğinden fazla büyüterek birbirine ve devlete karşı düşman etme faaliyeti içinde bulunan siyasetçiler, gerçekte siyaseti kötü maksatla kullanan kişiler değil midirler? 

         Toplumsal bütün dendiğinde belli bir alanda ilişkileri olan ve bu ilişkileri o alanda başka bir bütüne dahil olanlarla giriştikleri ilişkilerden çok ve sıkı olan bir takım insanların oluşturduğu birlik akla gelir. Bu birliğin belki ilk biçimi kabiledir. İnsanlığın toplumsal yapısı daha sonra kentsel toplumlara doğru bir evrim geçirmiş, tarım aşamasına geçmiş birçok kabile bir araya gelerek kentlerde toplanmış, sanat ve ticaret yaşamı başlamıştır. İşbölümü ilerlemiş ve toplumu yönetmek için bir yönetim-yürütme aygıtı, yani devletin ilk şekli ortaya çıkmıştır. Büyük toprak sahipleri de bu dönemde ortaya çıkmış feodalite veya ağalık baş göstermiştir. Günümüzün modern toplumunda ağalığın yeri yoktur. Köleliğin yeri yoktur. Toplumsal sınıflar hala geçerli olsa da, bu sınıflar arasında yetenek, çalışma ve kimi zaman da şansa bağlı olarak geçiş yapabilmek mümkündür. Siyasetçi bu anlamda fırsat eşitliğinin sağlanması, toplumsal sınıflar arasındaki ayrımların belirsizleştirilmesi, top yekün gelişme ve kalkınmanın sağlanması için çaba göstermelidir.

 
Toplam blog
: 26
: 254
Kayıt tarihi
: 24.05.12
 
 

Yüksek öğrenim. Tarih, felsefe ve sosyoloji alanlarına ilgim var. Güncel politikayı takip ediyoru..