- Kategori
- Edebiyat
Söğüt Ağacı (7)
Bir gün sonra askere gidecek olan Çetin’in ayakları nedense evine doğru gitmek istemiyordu. Belki de gözyaşları içinde ayrıldıklarındandı. Belki de anasının da ağlayacağını bildiğinden, sevdiği insanları gözü yaşlı bırakmak istemediğindendi. Bir an düşündü. Daha önce ağlayan analar ana, yavuklular yavuklu değil miydi? Ne ilk ne son kınalı kuzuydu. Daha nice kınalı kuzulara tanıklık edecekti. Sebep her ne olursa olsun Peygamber Ocağı olarak görülen askerlik kutsal görevdi. Bu görevi her genç severek yapmalıydı. Askerliğini yapmayan yarım adamdır demiyorlar mıydı? Yarım adam olmaktan kurtulmaya adım atmak için önünde sadece bir gece vardı. Bu düşünceler içinde evinin bahçesine adım attığında köy gençleri çoktan toplanmışlardı. Çetin’in bahçeye girdiğini gören gençler hep bir ağızdan bağırdılar:
-En büyük asker bizim asker…
Gençler Çetin’i kollarına aldılar. Havaya her atıp tuttuklarında tekrar tekrar bağırdılar:
-En büyük asker bizim asker…
Sıra halaydaydı. Gençler halay çekerken hep birlikte türküler söylediler, söylediklerini hep birlikte çevirdiler. Hava karardığında, gaz lambası karanlığı aydınlatmaya yeterli gelmeyince içeri girmek zorunda kaldılar. Eğlenceleri oda da devam etti. Geç saatlere kadar kabak, yüzük saklama, kim vurdu oynadılar. Ayrılma vakti gelmeden önce şakalaşmalar başladı. İlk şakalaşan askerden yeni gelen Sarı Neco oldu:
-Askerliği bana sor. Bugünkü aklım olsaydı, kendimi denize atar, askere gitmezdim. Bana kalırsa askere gideceğine kendini denize at…
Sarı Neco’yu, bir sene önce askerden gelen Pala Osman destekledi:
-Askere gitmeden önce köyün altından kendimi denize attım. Keşke kurtarmasalardı, boğulsaydım. Neler çektiğimi ben bilirim. En iyisi seni götürüp denize atalım.
Askerliğini yapanların her biri bir şey söyledikten sonra jilet Fuat devreye girdi:
-Askere gitmeden önce hepimize aynı şeyler söylendi. Çetin’de askerlikten korkacak göz var mı? Bu kadar şakalaşma yeterli.
Çetin, acemi birliğini Manisa’da tamamladı. Usta birliğine teslim olmadan önce kullandığı dağıtım izninin ilaç gibi geldiği hissine kapıldı. Birliğinden dışarı çıktığında sevinçten havaya uçacak gibiydi. Kendini başkasının yerine koyduğunda o başkasının da sevineceğini düşündü. Aylardır görmediği, gözlerinde tüten Aysel’ini görecek, hasret giderecek olmasına sevinilmez miydi? Mevsim gereği belki söğüt ağacına misafir olmayabilirlerdi; ama bir şekilde bir yerde buluşurlardı. Belki havanın soğukluğuna aldırış etmeden söğüt ağacına misafir olurlardı. Erciş’e geldiğinde, iki gün önce Hüseyin’in vefat ettiğini duyunca düşüncesinin hayal olduğu gerçeği ile yüzleşti.
Kim bilir Aysel’i ne haldeydi. Babasına aşırı şekilde bağlı olduğunu, çok sevdiğini bildiğinden gözleri kan çanağına dönmüştür diye düşündü. Kim babasını sevmezdi? Kim babasının ölümüne ağlamazdı. Aklına geldikçe Aysel’inin yanında olmak, teselli etmek istese de yapabileceği tek şey aileye taziyede bulunabileceğiydi. İki arkadaşı ile taziye evine gittiler. Adetten olduğu üzere sandalyeye oturduklarını gören köy imamı aşır okudu. El Fatiha dediğinde taziye evinde bulunanlar ellerini açarak Fatiha okudular. Fatiha’nın ardından Çetin, Aysel’in en büyük abisinden başlayarak aile bireylerine baş sağlığı diledi.
Bu arada taziye evinde hizmet eden çocuklar tarafından çay dağıtımı devam ediyordu. Çetin’in ve birlikte geldiği arkadaşlarının önlerine koyulan çayları yudumlarken yemeğin hazır olduğu haberi geldi. O günkü öğlen yemeğini veren Davut’un oğlu Kemal, taziyede bulunanları tek tek sofraya davet etti. Mustafa, tanımadığı halde, sofraya oturmak istemeyen Çetin’e ısrarla “bir lokmada olsa yiyin” dedi. Teşekkür etmekle yetinen Çetin’in aklı Aysel’deydi.
Köydeki her taziyede olduğu gibi bu taziyede de erkeklerle bayanlar ayrı yerlerdeydi. Tandır evi bayanlara ayrılmıştı. Aralarında kan bağı olmadığından tandır evine giderek Aysel’e taziyede bulunma şansı yoktu. Tesadüfen görme ihtimalide çok azdı. Görse bile konuşamaz, uzaktan göz işaretiyle taziyede bulunabilirdi. Buna da razıydı. En azında taziyeye geldiğinden bilgisi olurdu.
Bu arada, Aysel’in dayısı oğlu Ado’nun Yunus’un gözleri Çetin’in üstündeydi. Pataklamamak için kendini zor tutuyordu. İçinden “ailemizi tanımaz, bilmezsin, ne işin var” diyordu. Demek ki Aysel’in peşinde koştuğun doğru diye düşünürken, Aysel’in Çetin’e âşık olduğu gerçeğini unutuyordu. Aşkın oynaşmak olmadığını ayrıt edecek kapasitede olmadığından, akıllı, namuslu kız olan Aysel’in kimseyle oynaşmayacağı inancındaydı. Bibisi kızını rahatsız eden bu adama iyi bir ders vermesi gerektiği düşüncesiyle taziye evinden ayrılmakta olan Çetin’in peşine düştü. Çetin’in geldiği andan itibaren, Yunus’un yerinde duramadığını fark eden, aklı başında, taziye evinin huzurunu kaçıracak bir olayın çıkmasına izin vermek istemeyen Ado’nun Hasan peşlerinden çıktı. Yunus’un kolundan tutarak kimsenin görmeyeceği köşeye çekti:
-Sen neyin peşindesin?
-Neyin peşinde olacağım?
-Her şeyin farkındayım. Unutma ki burası taziye evidir. Ev, köylerden Erciş’e gidilen yol üzerindedir. Bu yoldan geçen herkes taziyede bulunabilir. Bizim insanımız bu konuda hassastır. Tanıyıp tanımadığı hiç önemli değil. Gelir, taziyede bulunur, yoluna devam eder. Belli ki bu gençte, geçerken cenazemiz olduğunu öğrenmiş taziyede bulunmaya gelmiş. Yabancı gördün diye bu kadar huysuzlanacağına git yerinde otur. Çevrene bak bakalım taziyede bulunan başka kimleri tanımıyorsun. Biri beni, biri seni, biri Mustafa abimi veya başka birini tanıdığından taziyededir. Biri sadece rahmetliyi tanıdığı için gelmiş olamaz mı?
Hasan’a cevap vermekten kaçınan Yunus, içinden “Kulağı Kesik de Aysel için gelmiş” dedi. Doğruluk payı vardı. Aysel için taziyedeydi. Sevdiği, evlilik hayalleri kurduğu birinin acısını paylaşmak istemişti. Yunus’a göre Çetin’in bu acıyı paylaşmaya hakkı yoktu.
O gün ve o günden sonra çok istemesine rağmen Aysel’i göremeyen, acısını paylaşamayan Çetin, bir hafta sonra usta birliğine teslim olmak üzere İzmir’in yolunu tuttu. Yol boyunca hep Aysel’i düşündü. Kendi kendine “görüşmek bir sonraki iznime kaldı” dedi.
Haftanın ilk günü, akşama doğru, nizamiye kapısından adımını attığında, diğer askerleri karşıladığı gibi Çetin’i de, karşılayan Murat Çavuş, kendi kendine “bu askeri gözüm bir yerden ısırıyor ama nerden” dedi. Evrakına baktığında Ercişli olduğunu gördü. Tahmin ettiği gibi Çetin’den başkası değildi. Arkadaş değillerdi; ama birçok defa görmüştü. Yanık sesinin olduğunu duymuştu. O anda aklına gelince çaktırmadan kulağına baktı. İyide kulağından dolayı çürük raporu alması gerekmez miydi? Anlaşılan kulağının mercimek büyüklüğünden biraz büyük kesikliği askerliğe mani değilmiş.
Murat Çavuş’ta Çetin’e yabancı gelmiyordu. Biraz düşündükten sonra “abi sen, Purullu Murat değil misin” dedi. Murat kaşlarını çatarak sertçe çıkıştı:
-Benimle mi askere geldin? Ne abisi? Komutanım demeyi öğretmediler mi? Merak etme ben öğretirim.
Çetin, sorduğuna bin pişman oldu. Kendi kendine “çattım belaya” dedi. Murat konuşmayı sürdürdü:
-Üstlerine komutanım diyeceksin. Bir daha abi dediğini duyarsam askerliğini yakarım.
-Emredersin komutanım.
-Ha işte böyle… Asker olduğunu unutma. Sağ tarafa geç bekle.
Çetin beklerken, Murat üç askerin daha evrakını kontrol ederek içeri gönderdikten sonra kendini daha fazla tutamayarak kahkahalarla güldü:
-Gel buraya Çetin, gel. Ben Purullu Murat.
Çetin’e toprağı olarak sarıldıktan sonra asker ocağında olduklarını nerde nasıl davranması gerektiğini söylemeyi de ihmal etmedi. Yerine göre komutanım, yerine göre abi hatta Murat demesi gerekiyordu. Mesela eğitim anında adıyla hitap edemezdi. Baş başa kaldıklarında Murat diyebilirdi.
Hemşerisi olarak sahip çıktığı Çetin, Murat’a saygıda kusur etmeyince gün geçtikçe arkadaşlık bağları güçlendi. Eğitim anında ast üstken, serbest anlarında artık iki dostlardı. En önemli ortak noktaları Erciş’ten söz etmedikleri gün yok denecek kadar azdı.
Aradan sekiz ay geçti. Erciş’e izinli gidecek olan Murat Çavuş, babamı gör iyi olduğum haberini ver, der düşüncesiyle Çetin’e bir isteğinin olup olmadığını sordu. İsteği olmaz mıydı? Babamı, abimi, anamı gör, iyi olduğumu söyle demek kolaydı da o güne kadar söz etmediği Aysel’imi gör demek kolay değildi. Zamanında söz etmiş olsaydı belki bu kadar zor olmayacaktı. Bunun sıkıntısı içinde birkaç defa ağzını açıp konuşmak istese de her defasında sustu. Murat, Çetin’in söylemekten çekindiği bir sıkıntısı olduğunu anlayınca sorma gereği duydu:
-Özel bir şey mi isteyeceksin?
Çetin’den cevap alamayınca devam etti:
-Sana kardeşim dedim. Özel bir durum varda söylemekten çekiniyorsan çekinme derim. Elimden gelen bir şeyse mutlaka yardımcı olacağıma emin ol. Hala söylemekten çekineceksen yapacağım bir şey yok.
-Özel… Yardımcı olmak istersin de, olabilecek misin? Belki de bu güne kadar neden söz etmedin diyeceksin. Of! Ne dersen de be. Sizin köyden sevdiğim kıza mektup yazdım.
-Bizim köyden…
Bir süre sustu. Düşünme ihtiyacı duymuştu:
-Kız kim?
-Aysel.
-Köyde kaç tane Aysel var? Neyse… Hangisi?
-Mavi gözlü, gamzeli Aysel…
-Kusura bakma kardeşim, yardımcı olamayacağım. En iyisi postaya ver. Adres olarak da mavi gözlü, gamzeli Aysel yazarsın. Bu kızın anası, babası, lakabı yok mu?
-Hüseyin Kayalı’nın kızıdır.
Murat Çavuş, ilk anda Hüseyin Kayali’nın kim olduğunu çıkaramadı. Hüseyinlerin soyadını hatırlamaya çalıştı. İkinci dereceden yakınlarının soyadını bilmezken Hüseyin’i nerden bilecekti. Kızının adı Aysel olan, bildiği bir Hüseyin vardı:
-Hüsam’ın Hüseyin mi?
-Evet…
- Vay be, Sümüklü Aysel’e âşıksın ha…
Çetin alınganlık gösterdi:
-Deme be Murat Çavuş…
-Ne o? Niye alındın? Bizim oraların insanı değilmişsin gibi konuşma be. Kaç kişiyi adıyla tanıyorsun? Hüseyin Kayalı dediğinde, Aysel’den söz etmeseydin kim olduğunu çıkaramayacaktım. Belki de duymuşsun, bana da Kutto’nun Murat diyorlar. Sorsan, kimse babamın adının Kutbettin olduğunu bilmez. Kutto demekle kalsalar iyi. Kube’nin Kutto diyorlar. Senin Aysel küçükken çok sümüklüymüş. O gün bu gündür, Sümüklü demeden tanıyan olmaz. Allah için desek sümüğü kalmadığı gibi köyün en güzel kızlarındandır. Sana da Kulağı Kesik… Neyse…
-Kulağı Kesik Çetin diyorlar. Alıştım…