- Kategori
- Gündelik Yaşam
Sokak İnsanları

zabita.com sitesinden alınmıştır.
Yüzüklerin Efendisi filmindeki Gandalf'a (büyücü) benziyordu aynı. Sadece saçları daha kısa ve daha az beyazdı. Filmdeki gibi efektler yoktu, çünkü gerçekti yaşadıkları. Işık güneş ışığı, acılar ise hayatın getirdikleriydi üzerine yansıyan. Ya da onu sönükleştirip, görünmez yapan. Ellibeş altmış yaşlarında, boylu, yakışıklılığı küllerin, kirlerin, ağır yaşanmışlıkların içinde halen belli olan, asil görünüşlü bir ifadesi vardı. Elinde de demir bir iskelet üzerine artık çuval parçalarından yaptığı, binaların garaj girişlerinin önünde duran çöp konteynırlarının içinden topladıklarını taşımasına yarayan arabası.
Hırpani, berduş ama diğer yandan, her rolün üstesinden gelen bir aktör gibi görünüyordu. Rolü evsiz bir adam olmaktı, ne yazık ki çekimlere hiç ara verilmiyor, kimse dur demiyordu. Sanki yıkanıp, paklansa, saçı sakalı kesilse, güzelce giydirilse, modern bir iş adamına, belki de fabrikatöre dönüşecek gibiydi. Ya da Sindirella'nın erkek ve olgun versiyonuydu sanki. Eksik olan onu dönüştürecek, sihirli değnek ve bir periydi. Rolünün üstesinden mi geliyordu yoksa, hayatta kalmak mıydı derdi? Öyle hayata pervasız, yardım istemez, dimdik bir hali vardı ve çöpün başında sanki ciddi bir iş yapıp, özenle kapağını kapatıyordu ki. Gittiği yeri ve çöpün başındaki hali anlaşılmasa, ya da hareketleri pandomim olsa, kesin içinde aradıklarını bulup, evrak çantasını kapatan bir işadamı sanabilirdim. Bir medeniyet yaşamış, belli bir görgü almış biriydi görünen, hani kapıda karşılaşsak, 'Lütfen hanımefendi, önce siz buyrun.'dese şaşırmayacağım. Greenpeace üyesi miydi acaba? Ya da organik yaşamı benimseyen, minimum tüketim, geri dönüşüm gibi olaylara duyarlı yaşayanlardan mı?
Çöpü kapatarak, tek eliyle arabasını çevirdi ve bir dahaki hedefe ilerledi. Tıpkı arabasına hakim, manevrayı direksiyonda tek elle yapan bir şöför gibi. Acaba abarttım mı diye düşünüp, yakındaki çöpe bir süre sonra yaklaşan çingene bir kadın gözüme ilişti arabasıyla. Onu izlemeye başladım. Konteynırın kenarına abanıp, zıpladı bir hamlede kedi gibi ve koca kutunun içine yarı beline kadar daldı. Tıpkı aç gözlü bir kedi gibi. Üst yarısının işi bitince de aynı çeviklikle iniverdi yere elindekilerle. Arabasına koydu, sol koluna dirseğinden aşağı kadar burnunu söyle bir silip, arabasını alıp, uzaklaştı, ağzında cak cak çiğnediği ve uzaklaşırken keyifle balon yapıp patlattığı sakızıyla.
Ardından mahallemizin çalgıcıları belirdi uzaktan. Genç bir çift. Adamın elinde akordeon, kadının elinde yine çuval artıklarıyla desteklenmiş,hatta yeniden üretilmiş bir puset, içinde de iki buçuk yaşlarında bir çocuk. Adam hep aynı şarkıyı çalıyordu. 'Hatırla sevgili, o mesut geceyi, çamların altında verdiğin buseyi......' şeklinde sürekli nakarat halinde devam eden, onlar gittikten sonra istemsizce içinizden söyleyip durduğunuz bu parçadan oluşuyordu repertuarları. Çocuk ise sokak sahnesindeki bu ilgiden memnun, ağzına ulaşmak üzere olan sümüklerine aldırmadan keyifle izliyordu etrafını. Birgün kadını yoldan bu kompozisyon halinde geçerlerken, kapıya çağırdım ve önceden hazırlayıp, kime vereceğimi bilemediğim, kızımın küçülmüş birkaç kıyafetini ona verdim. Utana sıkıla, binbir teşekkürle aldı. Konuşması bozuktu, Rus ya da Azeri gibi. Bir daha ben çağırmadım, geçerken camıma bakınıp durmadı, aşağıdan kocası istek şarkı çalmadı, zaten istese de çalamazdı:)) Onlar da mı aktördü acaba?
Tüm bu görünmez insanların da birer hikayesi var belli ki. Kendi filmlerinde başrollerdeler, hayatta ise figüran bile değiller belki de. Kimi yanlış yerde yanlış zamanda gelmiş, kimi hiç gelmemeliymiş, kimi belki görmüş geçirmiş ama sonra herşey bitmiş gitmiş. Ellerinde sadece katıksız hayat kalmış, onu katıksızca tüketmeye çalışıyorlar. Yüzlerinde gördüğüm ortak ise, yenilmişlik hayata.