- Kategori
- Gündelik Yaşam
Sonsuz mu? Offff!

Bugün kendimi Hatay caddesinin coşkulu kalabalığına, sürüklenmek üzere bıraktım. Hava da mevsim normallerinin altında, –sayılır- olduğundan dışarısı kalabalıktı. Hem seyyar satıcılar, hem de seyyar alıcılar karşılıklı alışveriş halindeydiler. Onlara çok dışardan baktım. O kadar çok ıvır zıvır mal satılıyordu ki. Penye tişörtler, taytlar, hırkalar, etekler, yaşlılar ya da büyük bedenler için yelekler, eşofman altları, mutfak eşyaları; plastik kahve pişirme makinaları, fincanlar, servis kaşıkları, kızartma maşaları, iç çamaşırlar; terlikler, saatler, dev nazarlıklı klozet takımları, nazarlıklı yastıklar, tül fabrikalarının artmış tüllerinden yapılmış masa, sehpa örtüleri. İşte bütün bunlara kadınlar, adamlar, sanki evlerinde hiç eşya yokmuş da, bunlar da kalitesine göre çok ucuzmuş gibi, alıp evlerine götürmek için sepetlerden, tezgâhlardan eşyaları didikleyip duruyorlardı. Bu kadar mal çeşidinden kafam döndü. Düşündüm de; eskiden de insanlar bu kadar çok tüketmek için çılgınca istek duyuyor muydular? Ne zaman geldi oturdu insanların içine bu boşluk ve bu boşluğu ıvır zıvır alarak doldurma çabası. Her şeye her şeye sahip olma duygusu. Kimler yarattı bunları?
Ben ellili altmışlı yılların kalender kadınları, adamları gibi tüketmek için değil; üreterek tüketmek fikrinin güzel olduğunu anladım nihayetinde; sırf bu yüzden, onlara usulca sokulup, “merhaba siz uzaydan gelmiş yaratıklar gibisiniz,” demeyi isterdim.:). Kendilerini kamerada izleseler acaba onlar da öyle düşünürler mi? Bilmiyorum… Boşluğu doldurmanın çaresi bu değil. Ne yapalım, bu da belki bir süreç ya da geçiş dönemi. İnsanlar daha sonra belki de aşırı ve gereksiz tüketmenin zararlarını anlayacaklardır.
İzmir’in Balçova’sı, İnciraltı yolu bir zamanlar mezberelikti. Çok değil yirmi yıl öncesinden bahsediyorum. İnciraltı yolundan gece arabayla geçmek bile cesaret isterdi. Yoksa biz mi korkaktık?.:) Sanmıyorum. Doksanlı yılların sonunda buraya Avm’ler yapılacağı söylendi. Hele o Balçova’daki araba pazarının orası, bana Fizan kadar uzak geliyordu. Bir de o vardı ya. Bilmem kaç yıllık arabalar, sağına soluna bakılıp alınırdı. Şimdi araba pazarı falan da kalmadı. Neyse hızlı değişim işte. Sanayileştik dev adımlarla. Dur şimdi şu Balçova’dan bahsediyordum. Avm ler açılcak diye doğrusu o yıllar sevinmiştik. İstanbul’da her yerde var. Bizde niye yok. “Offf yaaa” tripleri sarmıştı, İzmir’de yaşayan her bünyeyi. Açıldı işte. Adım başı var. İlk zamanlar tavaf ettik, kabeyi tavaf eden bir dindar gibi.
Kabeye benzetmek belki hata. Ama ne yapabilirim ki, artık bu Avm lere dışarıdan baktıkça, buraları kapitalizmin ibadethaneleri gibi görüyorum. Bundan bilmemkaç yüzyıl öncesinde, nüfus çok olmadığı halde, ne kadar büyük cami, kilise, sinagog v.s. yapılmış. O büyüklükteki ibadethanelerin, insanlara küçük ve geçici olduğunu hissettirmek için yapıldığını düşünüyorum. Fakat hangi amaçla yapıldıysa iyi olmuş. Ne güzel sanat eserleri var, dinler sayesinde. Ama kapitalizmin tapınma mekânı olan Avm lere sanat eseri diyemeyiz. Yüksek tavanlı, devasa büyüklükteki bu mekânlar, insana kendisini küçük, ürünleri ulaşılmaz gibi gösteriyor. İnsanı dış dünyadan soyutlayan, gününü kampanya peşinde koşturmasına yarayan, kitapçıkları takip edip duruyor insanlar.
Benim gibi düşünenlerin, küçük bir kitle olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar artık tüketmekten yoruldular. Tükettikçe kendilerini tüketir olduklarını farkına vardılar. Bu da bi gelişmedir sonunda. Sadece bu ülkede değil, dünyada da fazlasıyla gelişen teknoloji, insan yiyen bitkiler gibi bizi yemeye başladı. Sanayileşmeden, tarım yapılacak arazi kalmıyor nerdeyse ve var olanlar sanayi atıklarıyla mahvoluyor. Her tür bitki, hayvan hastalıkları, insanların toplu ölümüne neden oluyor.
Nostalji yapmayı sevmiyorum. Hatta nostalji kelimesini kullanmayı da.
Hani şu siyah beyaz Yeşilçam filmlerindeki, basma elbise giyen, kendisini belli bir kiloda tutmak için diyet yapmayan, ölümlü olduğunun bilincinde ve bunun rahatlığındaki insanları özlüyorum doğrusu. Ölümü bile abartır olduk.
Ben ölümden çok, sonsuza dek bu hayatta olmaktan korkarım.
Ama biz her şeyi sonsuz istiyoruz…
Olmuyor…