- Kategori
- Gündelik Yaşam
Superman'in düşüşü

Çok zaman değil tam bir yıl önce, tam tarih 30.08.12, motosikletten düşüp birçok yerimi kırmıştım. Birçoğuna göre bunu hak etmiştim de! Ne de olsa kırk yaşından sonra gençmişim gibi motosiklet kullanmam yersiz ve anlamsızdı. Ve galiba haklıydılar. Oysa benim bu yaşta böyle bir hobi edinmemin yegâne sebebi vardı, o da gençliğimde bu işi yapmam bana yasaklanmıştı. Tıpkı bugün uzun saçlı olmam gibi, aynı şekilde gençliğimde saç uzatamadım.
Ancak bu kazaya kadar, gerçekten Superman olduğumu düşünüyordum. Yani Superman değilsem bile, en azından Clark Kent idim. Ne var ki bu konuda %100 yanılmışım. Superman olmadığım gibi, Clark Kent de değilmişim ve hatta 120 kg ile süper kahraman bile olamazmışım. Oysa 19 yaşında, 12 m yükseklikten, yani Ceneviz Kalesinin tepesinden yere atladığımda bile, hala bir şansım vardı: Havada süzülüp, kaslarımı gevşetip, yere ulaştığımda taklalar atmıştım ve neredeyse sıfır zayiatla atlatmıştım bu belayı. Ama o zaman genç ve kaslıydım. İTÜ futbol takımının yedek kalecisi, yerden 80 cm sıçrayabilen bir basketbolcu, 5.85 m atlayabilen uzun atlamacı, 100 m’yi 11 saniyede koşabilen bir atlettim. Benim için arkadaşlar, fiziksel ve beyinsel gücün toplandığı adam diyorlardı. Ne var ki o zamanlar gençtim, güzeldim, umutluydum ve hayallerim vardı.
Yıllarca kendime Superman t-şörtü arayıp durdum ve en sonunda 2011 Mayısında Bogota / Kolombiya’da istediğimi bulabildim. Ve ne kadar çok mutlu olmuştum. Ne zannediyordum bilmiyorum ama kendimi iyi hissetmiştim. Herkesin bana sanki Superman’mişçesine bakışı çok hoşuma gitmişti. Nitekim kazadan sonra hastanede beni bulmak isteyen ziyaretçilerime Superman şu odada diye tarif etmişlerdi beni.
Bir gün Truva filmini seyrettikten sonra, nedendir tam olarak hatırlamıyorum –belki de tüm suçlu Brad Pitt’tir- yine kendimin Superman olduğunu düşünmüşümdür. Ya da bunun ilk defa Superman’i çizip Superman’e benzettiğim ve Ankara’da Yenimahalle’de kim varsa, gösterdiğim 1982 yılıyla bir ilgisi vardır. Herkes çizimimi çok başarılı bulmuştu.
Oysa gerçekte süper kahramanlar yaşamıyordular. Dolayısıyla Superman’in ben olma ihtimali hiç olmadı.
Çizgi roman olarak ilk karakterimi yarattığımda 14 yaşındaydım. Yarattığım karakterin adı John Daygon’du ve kendisi bir Android’ti, yani insan görünümlü bir robot. 1991 yılında 2. bölümünü yazıp çizdiğimde, onu Superman ile karşı karşıya getirmiştim. Her ikisi de gazetecilik yapıp Lois’i kapmaya çalışmışlardı. Rekabeti tam John Daygon kazanacakken savaş pilotu olarak kumada ettiği robotunu yitirmişti John Daygon ve Amerika’yı terk edip 3. bölüm için Türkiye’ye yerleşme kararı almıştı 1993 yılında! Bu düşünüp de, hiç yazmadığım bölüme göre, John Daygon, THY’larında, sivil yabancı pilot olarak işe başlayacaktı. Ve burada hayatının kadını uçak mühendisi Ayşegül’le tanışacaktı. Yani anlayacağınız kahramanlarım benim izlediğim ve gittiğim yollardan nasiplerini alacaktı. Onlarla, benim yaşadıklarım arasında, bir bağıntı vardı. Onlar da benim yaptıklarımı yapıyor, yapamadıklarıma da üzülüyorlardı.
1990 yılında Conan koleksiyonumu sattığıma o kadar çok pişmanım ki! Aslında hayırlı bir iş için, üniversite kitaplarımı alabilmek için, satmıştım onları. Şayet bugün elimde olsalar paha biçilmez bir koleksiyondu yaklaşık 300 kitaplık. Ve bugün arasan da bulunmayacak türden!
Düştüğüm gün, tüm hayallerim sona erdi. Öncelikle karım dedi ki “bir daha düşersen sana bakmam”. Sonrasında annem tövbe ettirdi, “bu son motosiklet kullanman olacak”! Nihayetinde trafik polisi ehliyetsizliğimden ötürü acımasız 600’tlik bir ceza yazdı. Oysa bilmiyordu ki 1 Eylül’de motosiklet ehliyet sınavım vardı ve bu 2. düşüşümdü. Ve ilki de 2 yıl evvel ehliyet sınavı öncesindeydi. Superman olmadığım gibi, süper bir zevkten, yani motosiklet kullanmaktan men ediliyordum. Bundan sonra yazmak dışında hiçbir hobim olmayacaktı ve olamayacaktı. Bursa’nın bağları, dağlarına, demir atımla gidemeyecek, o temiz havayı vücudumda hissedemeyecektim. Ve sonsuza kadar Superman t-şörtümü çıkaracak, arabamın klimasına prangalanacaktım. Ve her şeyden kötüsü, yaralarımın ve kırıklarımın tam olarak geçmesi bir yıl gibi uzun bir süre alacaktı. Bacağımdaki yaralar, izleri kalsa da, nihayet iyileştiler. Bir parmağım artık daha kısa ancak fonksiyonlarını yerine getiriyor. Hayallerim ise hiç iyi durumda değiller. Hepsi umutsuz ev kadınları kadar umutsuzlar. Ve ben artık bir daha genç olamayacak kadar, bir süper kahraman olamayacak kadar, yaşlı, yalnız ve güçsüzüm. Kaslarım hiç olmadıkları kadar zayıflar. Ve ben ancak, olsam olsam, ANIL YİĞİT olabilirim. Gerisi gerçekten hikaye!