​ Susmak ve konuşmak / İnsan Kaynakları / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '08

 
Kategori
İnsan Kaynakları
 

Susmak ve konuşmak

Susmak ve konuşmak
 

Ahmakları bırakalım bir tarafa da, bakınız bilenler nasıl demişlerdi:

“Bir zamanlar bir yerde bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı.

O zamanlar meşhur şair ve bilginlerden biri, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kâğıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Başvuran kişi oraya layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir üye için yer yoktu.

Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra bilge kişiye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın manasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı.

Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler. Başkan listeye Molla Camî’nin adını ekledi. Otuz sayısının önüne bir sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla yeni kişi sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu.

Listenin son şekli bilgeye gelince, meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü bilge, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu. Diğer üyeler bunu görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin yeni üyesini selamladılar.” (Rıza Akdemir: Bir Demet Çiçek, S. 76-78’den özetle.)

***

“Bir gün Mecnun Leyla'nın köyüne varmak için bir deveye bindi, yol olmaya başladı, bütün derdi bir an önce Leyla'nın köyüne ulaşmaktı. Mecnun'un derdi buydu fakat devenin de derdi başkaydı, o da geride, ayrıldığı yerde kalan yavrusunu düşünüyordu. Ona kavuşmak istiyordu.


Mecnun kendindeyken deveyi Leyla'nın köyüne doğru sürüyordu. Fakat birazcık dalınca deve geri dönüyor yavrularına doğru koşuyordu.Mecnun kendisine gelince biraz önce geldikleri yerden fersahlarca geriye gittiğini görüyordu. Mecnun'la devesi böyle tam üç gün boyunca yol aldılar. En nihayetinde Mecnun bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini anladı deveden indi.

"A devecik, ikimiz de aşığız fakat gideceğimiz yerler birbirine zıt. Onun için seninle arkadaşlık edemeyiz, eğer bu beraberliği sürdürecek olursak hiçbir zaman hedefe ulaşamayız." deyip deveyi serbest bıraktı.” (Mesnevi'de Geçen Hikayeler, Ahmet Kasım Fidan)

***

Hazret-i Şa’bi anlatıyor:

“Adamın biri küçük bir kuş avladı. Kuş avcıya sordu:

-Beni ne yapacaksın ?

-Kesip yiyeceğim.

-Vallahi ben de senin et ihtiyacını karşılayacak et yok. Gel, beni yeme, sana üç öğüt vereyim.


Bunlar, beni yemenden hayırlıdır. Adam kabul edince kuş devam etti :

-Öğüdümün birini senin elinde, ikincisini uçup dala konduktan sonra, üçüncüyü de daldan daldan uçup ovaya açıldığımda söyleyeceğim.

Adamın elinde iken ilk öğüdünü verdi :

“Elde edemeyeceğin şeyin hasretini çekme.”

Sonra ağaca kondu ve ikinciyi söyledi:

“Olmayan bir şeyin olacağına inanma.“

Ovaya açılırken de:

“Fırsatı elden kaçırdın. Beni kesseydin yirmi miskal ağırlığında iki tane inci bulacaktın.“ dedi.

Adam, “Eyvah!“ diye çırpınmaya başladı. Kuş havada seslendi:

“Sen daha şimdiden öğütlerimi unuttun. Sana, elde edemeyeceğin şeyin hasretini çekme demiştim. Uçtum gittim. Hala niye ah edersin? Olmayacak şeyin arkasına düşme dedim. Benim ağırlığım yirmi miskal gelmez. Yirmi miskal inci neremde olsun? Olmayacak hayale kapıldın. Sana nasihat ne kâr eylesin! Hırs ve tamah gözünü boyamış. “

Uçtu gitti… Dünya kuş misali, biz de o kuşu avlayan avcı misaliyiz. Olmayacak hayallere kapılırız."

***

Bu üç hikâyeyi neden anlattığımı sormayacaksınız, eminim. Tahattur ve tevekkül, eğer mümkünse, iyi bir şeydir nitekim. Gönül ünsanlaro, sorumluluklarının kişisel boyutu çoktan ve çok aştığını anlamalı ve gereğini yapmalılar.

***

Dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan herhangi bir topluluk değiliz. Halk ve idareciler düzeyinde ve ayrıca kalabalıkları millete dönüştüren değerler odağında herkesin kökleri ve sorumluluklarını gözden geçirmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız. Olayları ve sonuçlarını bize özgü ve bize görev yükleyen yönleriyle tarttıktan sonra alacağımız kararların o aydınlatan meşhur ışığın belirleyicisi olacağını kavramak zorundayız. Karanlıkla ışıtılan insanın aydın sıfatına bürünmesi yeterince tuhaf değil mi?

***

Mesele bütün dünyanın yaşanılır bir çevreye dönüşmesi ise, mesele insana dari düzen ve dengelerin oturtulması ve yaşatılması ise, mesele insan hakları ve hukuk ise, mesele barış ve paylaşma ise, mesele hakların adaletli dağılımını sağlamak ise, mesele kişisel özgürlükler ise; vatan arazi değildir, bayrak bez değildir ve diyalog din değildir.

***

Özlenen düzenin çekici veya itici gücü ancak insanlıktan nasibini almış o yüksek karakterli yüce ama sade kahramanlar olabilir. Bunun akla ve içe hitap eden her yönlü bilimsel temelleri meraklısı için erişilebilir yerlerdedir. Biz aciz bir insan olarak o gücü kendiyle sınırlı ürkülen düzencilere ve onların gücüne gönüllü boyun eğenlere bunu işaret etmekte tereddüt göstermedik.

***

Türk demek herhangi bir insan demek değildir. Türk demek insan demektir. Artık herkes kendi paradigmalarıyla ne kadar algılayabiliyorsa.

 
Toplam blog
: 84
: 1808
Kayıt tarihi
: 28.04.08
 
 

Elektrik mühendisi, "öğretimci", 2 çocuk babası, aslen Kuzey Kafkasyalı, Türk ve Türk'e dair olan..