- Kategori
- Edebiyat
Terketmeler

(…)
Uzun süre yerde duran valizime baktım. Yol yorgunu değildim. Yeni gelmiş olamazdım. Üstüme kolonya kokusu sinmemişti. Belki de başka bir şehre gitmek üzereydim. Şunu düşünüyordum; bu şehri ben mi seçmiştim? Aklımdan kadınlı erkekli yüzler geçti. Sevdiğim insanlar, sevdiğimi düşündüklerim, seveceğimi sandıkları için başkaları tarafından önerilenler miydi? Otogarda öylece kalakaldım. Yola çıkmaya hazırlananlar, yeni gelenler yoktu. Otobüslerin çoğu günlerdir bekliyor gibiydi. Birini karşılamaya gelmiş olamazdım. Öyle olsa yanımda kendi valizim olmazdı. Belki bana dayatılan şehirdi bu. Şimdi ise dayatılan, bırakıp gitmekti. Taşınacağım yeri öğrendiklerinde“çok iyi bir karar vermişsin” diyenler besbelli kendi düşlerini kuruyor olacaklardı. Düşü kurulan şehirler hep çok uzaktaydı. İç huzuru veren sessizlik hüküm sürerdi geceleri. Oturup saatlerce izleyebileceğiniz gün batımları, kendi aralarında konuşan çıt çıt kuşları olmalıydı. Evler toprağın pek azını kaplayacak, etraf yeşillik içinde, köpek havlamaları bile gecenin huzurunu artıran konuşmalar gibi olacaktı. Bir şehir neden seçilirdi? Önkoşulsuz ve her şeye rağmen sevdiğimiz, yalnız birilerini değil onların yaşadığı şehri sevdiğimiz için… Peki neden terk edilir? Terk ediyorsam eğer kitap sayfalarınca sohbetleri, udun tellerinden süzülen nağmeleri, deklanşöre bastıkça işitilen sesi terk ediyordum. Gittiğim yerde telefonun her çalışında, postacının her getirisinde, karıştırdığım her fotoğraf albümde karşıma çıkacaktı, biliyordum. Tehdit eden bakışlarıyla dükkânına girip çıkan esnaf, dilini anlamadığım konuşmalar, konuşmanın endişelendiren elektriği olmayacaktı belki.
“Giden ben değildim, doğrusu; bu şehir beni terk ediyordu.”
‘Kokona’ adlı öykümden…