​ Terör değil savaş; burada değil her yerde / Haber / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ekim '07

 
Kategori
Haber
 

Terör değil savaş; burada değil her yerde

Terör değil savaş; burada değil her yerde
 

Tüm Türkiye, 'gerçekte' ne için öldüğünü, öldürüldüğünü bilmeyen 15 çocuk için ağlıyor. Tüm Türkiye, kini ve nefreti doruğa çıkaran haykırışlarla, beddualar ederek ağlıyor…

Ölüm ne zaman acıtır? Ne için öldüğünü, öldürüldüğünü bilmeyen çocuklar ne zaman can yakmaya başlar? Sadece birer sayı olmaktan çıkarılıp, ana haber bültenlerinde 'acıklı' müzikler eşliğinde dramatize edilmiş görüntülerle gösterilmeye başlandığında mı? Ölümler, daha düşük rakamlarla telaffuz edildiğinde daha mı az acıtıyor? Ne için öldüğünü, öldürüldüğünü bilmeyen çocukların sayısı tek rakamlarla değil de, onlarla ifade edilen sayılarla dile getirilmeye başlandığında mı haber değeri taşıyor?

Son on beş yılın bilançosu, on binlerle ifade ediliyor oysaki… Hemen her gün benzer haberlerin geldiği coğrafyadan, bizim canımızı “bazı ölümlerin” yakması, ancak “bazı ölümlerde” kitlesel bir tepki ortaya konması, “bazı ölümlerin” daha fazla can yaktığıyla açıklanabilir mi? Hiç sanmıyorum…

Terör - savaş
Bu topraklarda yıllarca sürmüş ve sürmekte olan bir iç savaşı, bize “terör” olarak ‘yutturma’ başarısı gösterenleri kutlamak lazım esasen. Bu topraklarda yaşayan herkesten büyük bir başarıyla saklanan ve “terörizm” olarak tanımlanan iç savaş, aslında “iç savaş” değilmiş gibi gösterilmeye çalışıldığı, kitlesel bir yalana ortak edildiği için böyle beslenip semirdi belki de…

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde şu şekilde tanımlanıyor TERÖR: “Siyasi bir amaca ulaşmak için yıldırma hareketlerini düzenli bir biçimde kullanma.” Ve yine aynı sözlükte, şu ifadeler yer alıyor SAVAŞ kelimesinin yanında: “Devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele.”

Urfa’ya İstanbul’dan bakmak…
Bize ilkokul yıllarında öğretilen şu meşhur şarkı: “Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu. Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu’yu. Billur ırmakları var, buzdan kaynakları var, ne hoş toprakları var; gezsen Anadolu’yu”…

Esasen İstanbul’dan hiç çıkmamış, bahçesinde erguvanlar açan evinin pencere kenarında, baharın o dingin sesini dinleyenlerin besteledikleri şarkılardan yalnızca biridir… Yoksulluğun, yoksunluğun, fukaralığın yüz yıllardır kol gezdiği Anadolu, “uzaktan” bakanlarca ‘dertlerden kurtulacağımız’ bir cennet köşesi gibi tarif edilebilir ancak.

Ve yine bugün İstanbul’dan (her nerede yaşanıyorsa işte) hiç çıkmayan, çıkıldığında da Anadolu’yu sadece turistik merkezlerinden ibaret sanan bir kesimin, evlerinin penceresinden bakarak Urfa’yı görmeye çalışmaları ne ilginç… Hayatı, dünyanın her yerinde kendi mahallelerinde devam ettiği gibi devam ediyormuşçasına algılayan; dünyanın her yerinde kendilerininkine benzeyen yaşamlar döndüğünü sanan birileri, ellerine kağıt kalem alarak “terörün” hangi yöntemlerle bitirilebileceğinin planlarını çiziyor bize.

Son gelen haberle birlikte çok canımız yandı ve hemen sokaklara döküldük. Çığlık çığlığa lanetledik terörü hep beraber. Hatta yetmedi, MSN’de ters çiçekler koyduk isimlerimizin başına. (Bu mesaj bana geldiğinde, “Listemde örgüt üyesi kimse olmadığından, herhangi bir sembolle ben gibi düşünen arkadaşlarıma vermek istediğim özel bir mesaj yok” diyerek yanıtladım)…

Evet, belki artık kitlesel tepkilerin daha yüksek sesle duyurulması gerekiyor, bu gidişe bir dur diyebilmek için. Ve fakat “bilinçli yönlendirilmiş” bir nefret dalgasıyla bugün haykırılan cümleler, bu ölümlerin sonlanmasına değil, tam tersine; yeni ve daha çok ölümlerin yaşanmasına yönelik bir şarkıya dönmeye başladı. Giderek, Yüzüklerin Efendisi kıvamına dönüyor dünya. Tıpkı Orta Dünya’nın yeniden şekillendirilmek istenişi gibi, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilebilmesi adına daha büyük askeri planlar yapılıyor, daha büyük ordular hazırlanmaya başlanıyor dünyanın her yerinde.

İkiz Kuleler saldırısı olmasaydı eğer, bu denli arttırılmış güvenlik önlemlerini ve sıkı denetimleri kendi vatandaşlarına kabul ettirebilir miydi ABD? Bunca nefet dalgası bir anda çıkmış olmasaydı ortaya, “Sınır ötesi operasyon” ifadesini bu denli rahat dile getirebilir, bunca desteği alabilir miydi arkasına Başbakan? 1 Mart tezkeresine onay vermeyen meclis, muhalefet birimleriyle birlikte bir tezkere hazırlığına girişebilir miydi şimdi?

Acını süpürmek için açarsan kapını…
Ölüm ne zaman acıtır? Ne için öldüğünü, öldürüldüğünü bilmeyen çocuklar, bizimle aynı dili konuşuyor olduklarında mı? Ölümler, sadece bizim topraklarımızda olduğunda mı ölümdür? İç sızlamasını hissetmek için, acının ille de ete mi değmesi gerekir? Dünyanın herhangi bir yerinde ölen başka başka çocuklar canımızı bu denli yakmadığı için mi biz bu kadar sık ve alışmış bir şekilde telaffuz edebiliyoruz “terör” ve “savaş” sözcüklerini? Dünyanın herhangi bir yerinde, ne için öldüğünü, öldürüldüğünü bilmeyen başka başka çocukların haberlerini izlerken kayıtsız kaldığımız için ölüyor olabilir mi acaba bizim çocuklarımız da?

Tüm insanlık er geç idrak edecek elbet Yevtuşenku’nun sözünü: “İnsanoğlunun uygarlık ölçüsü, başka insanların acılarına karşı duyarlılığıdır”… “Bu nedenle; Rus’un acısını duymayan Amerikalı, kötü Amerikalıdır. Filistinlinin acısını duymayan Yahudi, kötü Yahudi’dir. Kürt’ün acısını duymayan Türk, kötü Türk’tür. Türk’ün acısını duymayan Kürt, kötü Kürt’tür”…

Artık yavaş yavaş tüm insanlık anlamaya başlayacak (başka seçeneği kalmayacak çünkü); yeryüzünde ölümün durması için, ille de topraklarımıza gelmesini beklemeden, hep birlikte ‘bir şeyler’ yapılması gerektiğini. Bugün dünyanın bir ucunda ölen çocuklara seyirci kalarak, kendi çocuklarımızın ölümlerinin bizden başka kimseyi ilgilendirmeyişine kızma hakkımız olmadığını kabulleneceğiz belki de.

Ve düzenli ordular kurularak girişilen her hareketin bir terör değil, düpedüz savaş olduğunu anlayarak, hep birlikte yükselteceğiz sesimizi…

Hakikaten… Ölüm ne zaman acıtır?

http://www.youtube.com/watch?v=BaHMYfCUVo8

http://www.youtube.com/watch?v=eCLc8cZdhLI

 
Toplam blog
: 70
: 1618
Kayıt tarihi
: 23.07.06
 
 

Milliyet Blog'un ilk yazarlarındanım. Uzun yıllar gazetecilik yaptım, sonra bir sabah uyandım ki ..