​ Türk dış politikasının çöldeki yalnızlığı üzerine... / Siyaset / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '13

 
Kategori
Siyaset
 

Türk dış politikasının çöldeki yalnızlığı üzerine...

Türk dış politikasının çöldeki yalnızlığı üzerine...
 

Uzunca bir süredir uluslararası ilişkileri Konjonktürel zaman yönetimi üzerinden okumaya çalışıyorum. Onun içinde Türkiye’nin son zamanlarda dış politika da ortaya koyduğu performans ve bunun politik sonuçlarıyla, her Türk vatandaşı gibi bende yakından ilgileniyorum. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursam “stratejik derinlik” analizleri üzerine kurulan Türkiye’nin Ortadoğu da konjonktürü yönetme tarzını yakından takip ediyorum. Bu tarzın bugün fevkalade zor durumda olduğunu söylemeye gerek yok. Bunu Sayın Dışişleri bakanının hırçın tavrından anlamak mümkün. Bir şeylerin iyi gitmediği belli. Tabi vatandaş olarak bizim bildiklerimiz var bilmediklerimiz var. Yâda yıllar sonra öğreneceklerimiz var.  

Yazıma şöyle bir soru sorarak başlamak istiyorum. Büyük iddialarla ortaya konan dış politika tarzımızın, Türkiye’yi politik bir çıkmazın içine sürüklemesinin temel sebebi neydi? Yâda başka bir deyişle, dış politikamızı yöneten aktörler bu politikayı kurup geliştirirken önce Irak’ta sonra Mısır’da şimdi de Suriye’de politik ve Konjonktürel olarak neyin analizini yapmadan böyle bir ‘kurtarıcılık’ dili inşa edip içte ve dışta bu dil üzerinden politik aksiyonda bulunmayı tercih ettiler? Bu soruya benzer bir soruyu daha önce kaleme aldığım “Mısır üzerinden Türk dış politikasını yeniden düşünmek” başlıklı makalede de sormuştum. Orada sorduğum soru kısaca şuydu. ABD ve batılı ortakları önce Afganistan’da sonra Irakta bizzat müdahil oldukları savaşa iş Suriye’ye gelince neden katılmayarak sadece lojistik destek vermekle yetineceklerini söylediler. Uluslarası ilişkilerde ABD açısından ne değişmişti ki Obama’nın başkan seçilmesiyle ABD Ortadoğu politikalarında birden bire böyle geriye doğru çark etme ihtiyacını hissetmişti. Bu ve benzeri soruların cevabını vermeden bizim içine düştüğümüz dış politika sarmalını açıklamamız mümkün gözükmüyor…

İsterseniz analizimize ilk önce ABD’den başlayalım. Hepimiz biliyoruz ki ABD ikinci dünya savaşı sonrası Yalta, Tahran ve Potsdam anlaşmaları üzerinden daha sonra İngiliz başbakanı Churchill’in adını koymasıyla ‘Demirperde’ ve ‘Hür Dünya’ diye iki iktidar biçiminin uygulandığı alana bölündü. Bunun ardından iki dünyayı yönetecek hegemonik merkezler yoluyla tarihe ‘soğuk savaş’ diye geçen Konjonktürel süreçte eskisine pek benzemeyen yeni bir dünya düzeni inşa edildi. Bu yenidünya düzeninin mimarisini şekillendiren başat güçlerin ABD ve Rusya olduğunu söylemeye gerek yok. Bu süreçte her iki hegemonik merkez tarafından Konjonktürel zamanın nasıl yönetildiğini soğuk savaş dönemi dünya tarihini okuyunca anlayabiliriz. Bu soğuk savaş stratejisinde ABD’nin başarılı olduğunu, soğuk savaş döneminde zamanı yöneten politik, ekonomik ve askeri kurumları ustalıkla inşa eden ve bundan azami faydayı sağlayan gücün yine ABD olduğunu da biliyoruz. Kabul etmeliyiz ki ABD’yi yöneten bürokrasiye hakim epistemik monopol soğuk savaş sürecini gerek retorik düzeyinde, gerekse politik, ekonomik ve askeri strateji olarak iyi yönetti, bunlara ilaveten zamanı onlar üzerinden yöneteceği siyasi, askeri, ekonomik organizasyonları birinci derecede kendinin inisiyatif alacağı şekilde geliştirdi ve kurdu.  Ayrıca bu organizasyonları uluslar arası hukuka dayalı, meşruiyetini bu kabulden alan yaptırımlı kurumlar haline getirdi. Bu kurumların adını burada saymaya gerek yok. Birleşmiş Milletler teşkilatının hukuki gücünü ise beş devlet arasında paylaşarak yeni hegemonik güç merkezlerinin ortaya çıkmasını önledi. Her iki güç merkezini zora sokacak durumlarda ise teşkilat operasyon kararı vererek ortak düşmanın tasfiyesini sağladı. Tabii olarak bu süreç böyle devam edemezdi. Her iki merkez kendilerinden sonra gelişen siyasal, toplumsal ve ekonomik merkezleri kendileriyle eşit hale getirmemek için “senkronize büyüme stratejileri”  geliştirmek yoluna gittiler. Bu konuda da ABD’nin Rusya’yı geride bıraktığını söylemeliyiz. Nihayetinde Rusya bu yarışa dayanamayarak 1991’de çöktü. Birlik dağıldı. Soğuk savaş dönemi bitti. Ve ABD dünyanın tek hegemonu oldu. Artık ABD dünyayı tek başına rakipsiz olarak yönetmek zorundaydı. Bu yeni konjonktürde ABD’li epistemik monopol üyelerinin nasıl bir kafa karışıklığı içine düştüklerini ünlü Stratejist Thomas P.M..Barnett iki ciltlik “Pentagon’un yeni Haritası”nda  enine boyuna anlattı. Hür dünyayı ABD gücüne mahkûm eden Rus politbürosu dağıldığına göre yeni süreçte ABD’nin hegemonyasına itiraz etmeyecek batının birliğini sağlayacak yeni bir düşmana ihtiyaç vardı. Barnett bu düşmanın önceleri Çin olması üzerinde tartışmaların yapıldığını ancak daha sonra Ortadoguda hâkim medeni anlayış biçiminde karar kılındığını ve bu bölgenin merkeze entegre edilmesine karar verildiğini yazar. Buna göre “yeni düşman bölge” Ortadoğu, yeni düşmanlar ise Ortadoğu’ya hâkim ABD karşıtı diktatörler, adı açıkça söylenmese de medeni anlayış olarakta İslam diniydi. İlk Operasyon Bilindiği gibi 2001’de Afganistan’a yapıldı, sonra ise 2003 de Irak’ta bütün dünyanın gözü önünde sonradan savaş bahanesi olarak basında yer alan bilgilerin hemen hepsinin yalan olduğunun ortaya çıktığı bir işgal gerçekleştirildi. Bu işgal ABD ekonomisini zora soktu. Irak Saddam’’a mezar olmuştu ama ABD politikalarına da mezar olmakta gecikmedi. Nihayet ABD’nin yenidünya düzeni politikaları Bu politikaları uygulamaya koyan ‘Neo Con’ ekibin tasfiyesiyle neticelendi. ABD arkasında paramparça olmuş bir ırak bırakarak 2011’de işgal bayrağını indirdi ve bölgeden çekildi.

Irak’tan ABD’nin dostluk gösterisi olsun diye çekilmediğini, bunun stratejik bir arka planının olduğunu bizim karar vericilerin bilmesi gerekirdi. Ama ne yazık ki bu bölgeden çekilmenin ABD açısından gerekçelerinin objektif bir değerlendirmesi Türkiye tarafından ciddi bir şekilde yapılamamıştır. Bunu Türkiye’nin Suriye Politikası konusunda ABD’den beklediği siyasi ve askeri desteği alamayışından, anlıyoruz. Bu konuya sonra geleceğiz önce ABD neden Ortadoğu’dan çekildi onun arka planına bakmaya çalışalım. Yukarıda hegemonyanın Konjonktürel zamanı yönetirken senkronize bir stratejiyi merkeze alarak kurumsal yapısını ona göre organize ettiğini söylemiştik. Yani bir hegemonik yapı büyümeyi ve gelişmeyi eş zamanlı olarak yönetmek ister. Bunun anlamı kısaca söyleyecek olursak aradaki büyüklük farkının sürekli aynı kalması ve korunmasıdır. Onun içindir ki hegemonya bütün zaman yönetim araçlarının hukuki alt yapısını bu farkı koruyacak şekilde kurmaya, geliştirmeye ve ayakta tutmaya özen gösterir. Uluslararası ilişkilerde ‘Ön alıcı’ diye literatüre geçen siyasi, askeri, ekonomik, teknolojik tedbirlerin amacı senkronize bir büyümeyi sağlamak ve devam ettirmek içindir. Bu dengeyi bozacak hiçbir büyümeye hegemon müsaade etmez. Aradaki açığı kapatma arzusu kesinlikle savaş sebebidir. Bu açıdan bakıldığında ABD’nin soğuk savaş sonrasının tartışmasız hegemon bir gücü olarak Konjonktürel zamanı iyi yönetemediğini söyleyebiliriz. Çünkü ABD’yi yöneten epistemik monopol soğuk savaş mantığına hakim orantısız güç kullanma politikalarını çevresinde devam ettirmek isterken, yeni dönemi yönetecek ve hakimiyeti senkronize bir şekilde devam ettirecek zaman yönetim araçlarını oluşturamamış, planladıkları varsa bile bunları hayata geçirememiştir. Örnek verecek olursak Ortadoguyla ilgilenen ve milyonlarca müslümanın kanının akmasına sebep olan ABD, Rusya’nın yeniden toparlanmasını engelleyecek, Kore ve İran’ın nükleer silah teminine etkin bir şekilde karşı koyacak, Çin’in Doğudan batıya doğru yürüyüşünü frenleyecek kurumsal yapıları hayata geçirememiştir. Çünkü Rusya’nın çökmesiyle birlikte yalnız kalan sadece ABD değildi. Soğuk savaş konjonktüründe ikili yapı içerisinde kendilerini bir tür bu yapıya bağımlı hisseden güçlerde serbest kalmışlardı.

Soğuk savaş döneminin sona ermesi ve ABD’ politikalarının yaklaşık son yirmi yılını müslüman dünya ile mücadeleye adaması en çok da Çin’in işine yaradı ve Çin yenidünya düzeninde ABD gücünü dengeleyecek yeni bir hegemon güç olarak ortaya çıktı. ABD kurmayları bunu anladıklarında Rusya’nın da işin içinde olduğu yeni bir güçler dengesi oluşmuştu bile. İşte ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Suriye konusunda Türkiye’yi hayal kırıklığına uğratmasının arkasında yatan siyasi ve askeri sebepler kısaca bunlardı. ABD artık Ortadoğu ile askeri olarak ilgilenemezdi. Çünkü bütün askeri gücünün yüzde altmışını 2020’ye kadar Pasifik’e kaydırma kararı almıştı. Böylece ABD dünyanın güç merkezinin batıdan Asya’ya kaymasını kabul etmiş, Pentagon ise askeri birliklerini Pasifik’e kaydırmakla hızla silahlanan Çin’e karşı bir dengeleme siyaseti gütmeyi amaçlamıştı.

Şimdi gelelim acemice ortaya konan Ortadoğu politikasıyla “tek başına ortada kalmış” Türkiye’nin yaptığı yanlışlara. Bir kısım çokbilmiş gazeteci ve politikacı  “Değerli yalnızlık” dedikleri uydurma bir kavramla kamuoyunu bu operasyondan doğan zararlara alıştırmaya çalışıyorlar. Yani kendi kendimize yanlışlarımızı söyleyememenin savunusu. Bu savunu Dış işleri bakanından başka kimin işine yarar doğrusu bilmiyorum. Her neyse…

Eğer bir devlet çevresinde bir düzenleme yapmak ve hâkimiyet alanını genişletmek istiyorsa dâhil olduğu uluslararası gizli ya da açık ittifaklardan doğan müdahale/düzenleme hakkının hukuken nerede başlayıp nerede biteceğini iyi bilmesi gerekir. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak uluslararası zamanı kendi lehimize yönetmek için meşruluğu uluslararası hukukla kabul edilmiş, hangi organizasyon üzerinden bu çevre düzenlemesini rahatlıkla yapabiliriz bunun net biçimde ortaya konması gerekirdi. Yani gerektiğinde müttefiklerinin itirazlarına rağmen uluslarası hukuktan kaynaklanan müdahale hakkımızı kullanarak çevremizde bizim lehimize hangi siyasi, ekonomik ve askeri düzenlemeleri /operasyonları yapabiliriz bunu masaya yatırmamız gerekirdi.  Hâlbuki şimdi geriye dönüp baktığımızda Türkiye’nin bütün politik planlarını müttefiklerinin söylem düzeyinde kalmış politikaları üzerinden yürütmeye çalıştığını, bu çevre düzenlemesini onların verilmiş sözleri üzerinden yapmayı planladığını görüyoruz. Onun içindir ki Türkiye gerek kendilerine yardım etmeyi vaat ettiğimiz çevredeki dostlarımıza, gerekse içeride Türkiye’nin Suriye politikalarına güvenerek düşmanlarını ortadan kaldırmaya çalışan gruplara (bu politikanın tümden yanlış olduğunu mısırla ilgi makalede belirtmiştim) ya da topluluklara vaat ettiği hiç bir politik yardımı yapamadığı gibi, milyarlarca dolar zarara uğramış, oda yetmiyormuş gibi birde beş yüz bin kişilik bir mülteci topluluğuyla baş başa kalmıştır.  Bunun sebebi açıktır. Türkiye Suriye konusunda da daha önce Irak ve Mısır’da yaptığı gibi yanlış yapmaya devam etmiş önceden konjonktürü yönetecek kurumsal yapıları inşa etmeden sadece müttefiklerinin sözüne inanarak Suriye üzerine politika yapmaya çalışmış,  dolayısıyla politik zamanı iyi yönetememiş şu çok söylenen “değerli yalnızlığa”(!) mahkûm olmuştur.

Hâlbuki biraz tarih bilgisi olan herkes bilir ki, Ortadoğu ülkeleri içerisinde doğu Akdenize sınırı olan Suriye’nin diğer Arap ülkelerinden jeopolitik ve jeostratejik olarak onlarda bulunmayan bir özelliği vardır. Bu özellik tarihin en eski çağlarından bu tarafa bu bölgenin Ortadoğu’ya açılan ticari bir kapı olmasından kaynaklanmaktadır. Suriye’nin işgal ettiği coğrafya adeta bir ticaret terminali gibidir. Onun içindir ki tarihin en eski büyük güçlerinden birisi olan Anadolu merkezli Hitit devleti ile Mısır, başka bir deyişle Hitit kralı II. Muvattali ile Mısır firavunu II.Ramses M.Ö 1296 yılında “Kadeş Meydan Muharebesini ” bu stratejik bölgeyi ele geçirmek için yaptılar. O günde bugünkü gibi Suriye bölgesel hegemonlar için hâkimiyet altına alınması gereken bir ülkeydi. Ve o yüzdende çağına göre bölgesel bir dünya savaşına sebep olmuştu. Anakronik bir yaklaşım sayılmaz ise bugünde bölgesel hegemonyalar için önemli bir coğrafi ve politik alan olma özelliğini devam ettirmektedir. İlginçtir Hitit devleti kendini toparlar toparlamaz ilk seferlerini Güney Anadolu ve Suriye bölgesine düzenlemiştir.(1) Yani Suriye Anadolu merkezli bir güç için kontrol edilmesi gereken önemli bir stratejik bölgedir ve mutlaka orada bizimle kader birliği yapacak bir idareye ihtiyaç vardır. Ama bunun yolu modern dünyada devlet dışı aktörler üzerinden politika yaparak burayı kontrol altına almaya çalışmak değildir. Görüldüğü gibi bu yol en azıdan uluslararası güç merkezlerinin sözlerine güvenerek politika yapmak kadar boş bir yoldur. Ve zaten görüldüğü gibi Türkiye bu etkinlik çabasında tek başına kalmış hiçbir müttefiki bu konuda yanında yer almamıştır. Öyle ise yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye bir an önce Konjonktürel zamanı yönetecek gerek uluslararası gerekse bölgesel organizasyonlar kurma yoluna gitmeli, stratejik derinliği çölde değil, bölgesel organizasyonlarda kuracağı etkinlikte aramalıdır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Suriye üzerinde etkinlik kurmaya çalışma politikamız doğrudur. Ancak takip edilen strateji yanlıştır ve Konjonktürel zaman yönetimi kurallarına uygun olmadığı içinde Türkiye uluslarası politik arenada yalnız başına kalmıştır. Çünkü Türk dış politikasını yöneten aktörler uluslar arası ilişkilerde yeniden oluşan güçler dengesini, bunun uluslarası ilişkilere yansıyış biçimin ne olacağını bizim yakın ve uzak hedeflerimizi nasıl etkileyeceğini ya hiç hesap etmemişler, ya da bu değişimin bu boyutta olabileceğinin ciddiyetine inanmamışlardır. Olaya diplomasi açısından bakarsak her iki tavırda karar verici aktörler için affedilmez bir hatadır. Eğer aynı şey bir batılı ülkede yapılmış olsaydı Japonya’yı söylemiyorum. Bu politikayı yürüten aktörler hemen istifa ederler, bir daha siyaset yapamazlar, vatandaşın huzuruna da çıkamazlardı. Ama Ne yazık ki ben aynı şeyi kendi ülkemi yöneten politikacılar için maalesef söyleyemiyorum…

-------------------------------------

(1) Bkz; Bülent İplikçioğlu, Eski Çağ Tarihinin Anahatları, Bilim Teknik yayınları, İstanbul-1994,S,94;Şeyma Ay, Kadeş savaşına katılan batı Anadolulu kavimler ve bunların Anadolu tarihindeki yeri, Afyon Kocatepe Üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü. Basılmamış doktora tezi Afyonkarahisar-2010,S.1-5;  Ümran Ozan Karahan, Kadeş savaşı ve Anadolu tarihi üzerindeki etkileri, Selçuk üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü basılmamış yüksek lisans tezi, Konya-2004,S.32;Cemil Bülbül, Amurru göçleri ve Amurruların Eski ön Asya tarihindeki Rolleri.s.32-33, ankara.edu.tr/dergiler/18/1575/17086.pdf?

 
Toplam blog
: 30
: 3349
Kayıt tarihi
: 09.08.08
 
 

Çorum doğumluyum, üniversite mezunuyum... tarih, felsefe, sosyal psikoloji, soyoloji,  din. ve si..