Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Eylül '09

 
Kategori
Sinema
 

Türk Sineması neden başarısız?

Türk Sineması neden başarısız?
 

Böyle bir başlıktan sonra eminim çoğu kişi bir bir unutulmayan filmleri saymaya başlayacaktır. Bu konuda sizinle hemfikir olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum yazıma. Peki bu aklımıza gelen filmler acaba bir elin parmağını geçiyor mu?

Önce başarıdan ne anladığımız, bizim için tatmin noktasının neresinin olduğunu bilmek lazım. Çünkü önümüzdeki en büyük sıkıntı bundan kaynaklanıyor. Başarı çıtasını düşük tutmamızdan dolayı aslında bir çok alanda bir numara olmaktansa ikincilik veya üçüncülükle yetinmesini biliyoruz. Örneğin, milli futbol takımımız 2002 yılında dünya üçüncüsü oldu, bugün bile konuşuluyor. Kesinlikle küçümsenmeyecek bir başarı ama diğer tarafta bu kupayı bir kaç kez ülkesine götürmüş ülkeleri düşününce çok da abartılacak bir başarı değil. Her neyse konudan çok sapmamak lazım. Aslında sinemadaki başarı kıstasında da ağır basan düşünce bu örnekte verdiğimle paralel durumda.

Bazen de bazı sanatçılarımız için "Amerika'da olsaydı Al Pacino veya Merly Streep gibi olurdu." diyoruz. Bense tam tersini iddia ediyorum. Al Pacino veya Merly Streep gibi sinema tarihine geçmiş oyuncular Türkiye'de yaşasalardı, bugün Türk sinemaseverler olarak onları tanıyor olacaktık yine, ama dünya sinemasında bu isimler var olmayacaktı. Çünkü onlar için de ulusal başarı yeterli olacaktı.

Peki bu başarı çıtasını düşük tutmamızın sebebi ne. Öncelikle bu durumun, kabullenme duygusunun ağır bastığından kaynaklandığını düşünüyorum. Türk sineması bir mutfaksa, bu mutfağın aşçıları ellerinde bulunanlardan fazlasını yapmak için zorlamadılar kendilerini ve lokantalarına gelen müşterileri alıştırdılar buna.

Aklıma gelmişken yazayım da içimde kalmasın. Daldan dala atlıyorum ama bazı şeyleri de fazla deşmek istemiyorum. Geçenlerde bir gazetenin ekinde yazı yazan bir gazetecinin (şu an için adı aklıma gelmiyor) yazısını okumuştum. Yazının konusu Aşkı Memnu dizisiyle ile ilgili idi. Malum tüm Türkiye'nin bildiği gibi Bihter ile Behlül'ün çok konuşulan sahneleriyle sezona veda etmişti. Yeni sezonda kaldığı yerden açılışı yaptı. Gazetecinin kaleme aldığı nokta, bu iki ismin bahçede bulunan klübeye girerken normal olan ciltlerinin yeni sezonda klübeden çıkarken güneşten yanmış olarak çıkmalarıydı. Yaz tatilinden dönen dizi ekibi güneşin altında oldukça yanmış olacakki bu fark gözden kaçacak gibi değildi. Bu denli basit bir durumda dahi dikkatli olmak çok mu zor acaba? Herşeyden önemlisi seyirciye saygısızlık değil mi bu?

Şimdi de size dünya sinemasından bir kaç örnek vereyim. İş ahlakı açasından aradaki fark, aslında her şeyi ortaya koyuyor. Batman: Kara Şövalye filminin çekimlerinden önce Heath Ledger "Joker" rolüne hazırlanmak için kendini bir ay bir otel odasına kapatıyor. İlham aldığı isimlerin davranışlarıyla kendi mimiklerini harmanlayıp, ayna karşısında bir ay boyunca rolüne hazırlanıyor. Bir başka örnekte, Christian Bale, Makinist filminin çekimleri için onlarca kilo veriyor ve bir deri bir kemiğe bürünüyor. Bu film elinizde varsa izleyin. Bu adam Batman filminde oynayan adam mı diye soracaksınız kendi kendinize. Örnekler çoğaltılabilir ama gerek görmüyorum. Dünya sinemasına katkıda bulunan bir çok isim bunun gibi süreçlerden geçiyorlar.

Peki bir film için milyonlarca doları alan bunca oyuncunun sorunu ne ki, kendilerini bu kadar yoruyorlar. Aslında buna en güzel cevabı oscar töreninde ödül alan Kate Winslett verdi sanırım. Konuşmasında, bulunduğu noktanın çocukluk hayali olduğunu, çocukken kendisine oscar ödülü olarak evde bulunan şampuan şişesini verdiğini söylemişti. Diyeceksiniz ki ne var bunda. Biz de her gün bu tür haberler okuyoruz, "Falanca isim en büyük hayalinin oscar ödülü almak olduğunu söyledi." tarzından. İşte burada önemli bir unsur giriyor araya. O da hayallere ulaşmak için gerekli olan en önemli olgu: Tutku. Hayaller size gideceğiniz limanı gösterir, eğer gemiyi o limana götürecek rüzgarı bulamıyorsanız; uzaktan bakmak kalır elinizde.

En büyük problemlerimizden birisi de sinemaya olan desteğin oldukça sınırlı olması. Hem devlet desteği, hem de Türk sinemaseverlerin yetersiz desteği kaliteli yapımlara prim vermiyor. Türkiye'de beyazperdeye bir yapım kazandırmak isteyen yapımcının ilk olarak düşündüğü gişe kaygısı oluyor. Bugün yerlere göklere sığdıramadığımız Nuri Bilge Ceylan, kendi çabalarıyla ismini duyuruncaya kadar hangimiz biliyorduk ki. Ne zamanki Nuri Bilge Ceylan'ın filmleri yurtdışında katıldığı festivallerden ödülle döndü, o zaman bizden biri oldu. Kimbilir daha ismini duymadığımız kaç tane Nuri Bilge Ceylan daha var bu ülkede.

Bu kadar eleştirinin yanında diyeceksiniz bu ülkede sinema adına hiç mi güzel şeyler olmuyor. Elbette var. Ama sayıları o kadar az ki ya sönük kalıyorlar ya da medyadan ve kamuoyundan yeterli desteği göremiyorlar.

Hayallerin tutkuyla süslendiği bir zamanda o gıptayla baktığımız oscar törenlerinde bizden birilerini görmek çok da uzak bir ihtimal değil aslında. Yapmamız gereken çok çalışıp, kaliteli işlerin prim yapmasını sağlamak. Çünkü sinema sektörü sadece yönetmeni ve oyuncusuyla gelişmez. Pastanın büyük dilimini oluşturan sinemaseverlere yani bizlere de büyük görevler düşmekte.

İyi günler, sağlıcakla kalın. 

 
Toplam blog
: 92
: 2632
Kayıt tarihi
: 28.01.09
 
 

Parliament Sinema Klübü'nde yayınlanan filmleri izlemek için çocuk halimle uykudan feragat ettiği..