- Kategori
- Sinema
Türk Sineması neden başarısız?

Önce başarıdan ne anladığımız, bizim için tatmin noktasının neresinin olduğunu
bilmek lazım. Çünkü önümüzdeki en büyük sıkıntı bundan kaynaklanıyor. Başarı
çıtasını düşük tutmamızdan dolayı aslında bir çok alanda bir numara olmaktansa
ikincilik veya üçüncülükle yetinmesini biliyoruz. Örneğin, milli futbol
takımımız 2002 yılında dünya üçüncüsü oldu, bugün bile konuşuluyor.
Kesinlikle küçümsenmeyecek bir başarı ama diğer tarafta bu kupayı bir kaç kez
ülkesine götürmüş ülkeleri düşününce çok da abartılacak bir başarı değil. Her
neyse konudan çok sapmamak lazım. Aslında sinemadaki başarı kıstasında da ağır
basan düşünce bu örnekte verdiğimle paralel durumda.
Bazen de bazı sanatçılarımız için "Amerika'da olsaydı Al Pacino veya
Merly Streep gibi olurdu." diyoruz. Bense tam tersini iddia ediyorum.
Al Pacino veya Merly Streep gibi sinema tarihine geçmiş oyuncular Türkiye'de
yaşasalardı, bugün Türk sinemaseverler olarak onları tanıyor olacaktık yine,
ama dünya sinemasında bu isimler var olmayacaktı. Çünkü onlar için de ulusal
başarı yeterli olacaktı.
Peki bu başarı çıtasını düşük tutmamızın sebebi ne. Öncelikle bu durumun,
kabullenme duygusunun ağır bastığından kaynaklandığını düşünüyorum. Türk
sineması bir mutfaksa, bu mutfağın aşçıları ellerinde bulunanlardan fazlasını
yapmak için zorlamadılar kendilerini ve lokantalarına gelen müşterileri
alıştırdılar buna.
Aklıma gelmişken yazayım da içimde kalmasın. Daldan dala atlıyorum ama bazı
şeyleri de fazla deşmek istemiyorum. Geçenlerde bir gazetenin ekinde yazı yazan
bir gazetecinin (şu an için adı aklıma gelmiyor) yazısını okumuştum. Yazının
konusu Aşkı Memnu dizisiyle ile ilgili idi. Malum tüm Türkiye'nin
bildiği gibi Bihter ile Behlül'ün çok konuşulan sahneleriyle sezona veda
etmişti. Yeni sezonda kaldığı yerden açılışı yaptı. Gazetecinin kaleme aldığı
nokta, bu iki ismin bahçede bulunan klübeye girerken normal olan ciltlerinin
yeni sezonda klübeden çıkarken güneşten yanmış olarak çıkmalarıydı. Yaz
tatilinden dönen dizi ekibi güneşin altında oldukça yanmış olacakki bu fark
gözden kaçacak gibi değildi. Bu denli basit bir durumda dahi dikkatli olmak çok
mu zor acaba? Herşeyden önemlisi seyirciye saygısızlık değil mi bu?
Şimdi de size dünya sinemasından bir kaç örnek vereyim. İş ahlakı açasından
aradaki fark, aslında her şeyi ortaya koyuyor. Batman: Kara Şövalye
filminin çekimlerinden önce Heath Ledger "Joker" rolüne
hazırlanmak için kendini bir ay bir otel odasına kapatıyor. İlham aldığı
isimlerin davranışlarıyla kendi mimiklerini harmanlayıp, ayna karşısında bir ay
boyunca rolüne hazırlanıyor. Bir başka örnekte, Christian Bale,
Makinist filminin çekimleri için onlarca kilo veriyor ve bir deri bir
kemiğe bürünüyor. Bu film elinizde varsa izleyin. Bu adam Batman filminde
oynayan adam mı diye soracaksınız kendi kendinize. Örnekler çoğaltılabilir ama
gerek görmüyorum. Dünya sinemasına katkıda bulunan bir çok isim bunun gibi
süreçlerden geçiyorlar.
Peki bir film için milyonlarca doları alan bunca oyuncunun sorunu ne ki,
kendilerini bu kadar yoruyorlar. Aslında buna en güzel cevabı oscar töreninde
ödül alan Kate Winslett verdi sanırım. Konuşmasında, bulunduğu noktanın
çocukluk hayali olduğunu, çocukken kendisine oscar ödülü olarak evde bulunan
şampuan şişesini verdiğini söylemişti. Diyeceksiniz ki ne var bunda. Biz de her
gün bu tür haberler okuyoruz, "Falanca isim en büyük hayalinin oscar
ödülü almak olduğunu söyledi." tarzından. İşte burada önemli bir unsur
giriyor araya. O da hayallere ulaşmak için gerekli olan en önemli olgu: Tutku.
Hayaller size gideceğiniz limanı gösterir, eğer gemiyi o limana götürecek
rüzgarı bulamıyorsanız; uzaktan bakmak kalır elinizde.
En büyük problemlerimizden birisi de sinemaya olan desteğin oldukça sınırlı
olması. Hem devlet desteği, hem de Türk sinemaseverlerin yetersiz desteği
kaliteli yapımlara prim vermiyor. Türkiye'de beyazperdeye bir yapım kazandırmak
isteyen yapımcının ilk olarak düşündüğü gişe kaygısı oluyor. Bugün yerlere
göklere sığdıramadığımız Nuri Bilge Ceylan, kendi çabalarıyla ismini
duyuruncaya kadar hangimiz biliyorduk ki. Ne zamanki Nuri Bilge Ceylan'ın
filmleri yurtdışında katıldığı festivallerden ödülle döndü, o zaman bizden biri
oldu. Kimbilir daha ismini duymadığımız kaç tane Nuri Bilge Ceylan daha var bu
ülkede.
Bu kadar eleştirinin yanında diyeceksiniz bu ülkede sinema adına hiç mi güzel
şeyler olmuyor. Elbette var. Ama sayıları o kadar az ki ya sönük kalıyorlar ya
da medyadan ve kamuoyundan yeterli desteği göremiyorlar.
Hayallerin tutkuyla süslendiği bir zamanda o gıptayla baktığımız oscar
törenlerinde bizden birilerini görmek çok da uzak bir ihtimal değil aslında.
Yapmamız gereken çok çalışıp, kaliteli işlerin prim yapmasını sağlamak. Çünkü
sinema sektörü sadece yönetmeni ve oyuncusuyla gelişmez. Pastanın büyük
dilimini oluşturan sinemaseverlere yani bizlere de büyük görevler düşmekte.
İyi günler, sağlıcakla kalın.