- Kategori
- Güncel
Türkiye’de Yerli Teknoloji Harikaları-2

Türkiye’de hemen herkes dünyaya gururla satabileceği ürünler geliştirmek, kendi otomobiline binmek, kendi teknolojisini kullanmak başarılarıyla mutlu olmak ister. Aynı şekilde herkes evlatlarıyla gurur duymak ister ki bu da sadece bize mahsus bir durum değil anne baba olan her kişinin arzusu, her ülkenin idealidir. Bunu başarabilen ülkeler var, başaramayan ülkeler var. Başaramayan ülkeler “kaos”, kan ve gözyaşı içinde yaşamaya mahkum bir nevi Darwin’in "zayıf olan yok olur, güçlü olan hayatta kalır" ilkesi gereği gelecekte var olabilirken büyük ihtimalle teknoloji, bilim, bilgi savaşında geride kalan ülkeler kültürleriyle birlikte tarihten silinecekler. Ülkemizin, milletimizin, kültürümüzün hayatta kalabilmesi gelecekte var olabilmesi hemen her alanda güçlü olması ile mümkün olacaktır. Bu konuda iyi niyetle çalışan sözde değil, "gerçek vatanseverler" gerçekten övgüyü hak ediyorlar.
Daha önceki yazılarımda da kendimce vardığım sonuç hep şu olmuştur; tarih bilenler pekâlâ kabul edeceklerdir ki dünya var olduğu bilinen ilk zamanlardan beri burası, bu bölge, Anadolu ve Mezopotamya dünyaya nizam veren, dünyada kuralları belirleyen bir bölge olmuş ve İmparatorluklara beşik olmuş güzide bir bölgedir. Bu bölgenin mirasına konan biz Türkler ve kendini bu toplumun parçası sayan herkes bunu pekâlâ bilmelidir ki, varlığımızı korumamızın en etkili yolu; etkin bir eğitim sistemiyle nesillerimizi geleceğe özenle hazırlamak, birlik olmak, toplumsal parazitlerin yönümüzü, zihnimizi bulandırmasına, bozmasına izin vermemek, bilimde ileri olmakla ancak gelecekte var olabileceğimize inanmak ve iman etmekle mümkündür!
Toplum çeşitli becerilere ve yeteneklere sahip binlerce, milyonlarca insandan oluşur. Eğitimle söz konusu yetenekler geliştirilip ülkemizin çetin şartlarını, insanlarımızın genelinin mutluluğu ve refahı için kullanmak, yeteneklilerin yeteneklerini ilgilerince ve yetenekleri ölçüsünde geliştirmek, insan kaynaklarımızı en mükemmel şekilde değerlendirmek durumundayız. Bir ülkenin en değerli varlığı, zenginliği elbette yetişmiş insanıdır ve insan gücü, insanlar arasındaki birlikte olma arzusu, muhabbet ve hoşgörü ile insanı geliştirmek daha da mutlu kılmak mümkündür. Proaktif bir yöntem olan bu ylolun yerine cezalandırma da bir çözüm olsa da asıl çözüm tedavidir.
Gerçek aydın ve dine inanan herkes; cennet ve cehennem ile ilgili nihai kararın sadece Yüce Yaradan’a ait olduğunu bilir ve insanlara şefkatle yaklaşarak iyi ve iyilikleri tavsiye edeceği umulurken, yine aydın olan kimse de insanların seçmeyecekleri özellikleri için suçlu kabul edilemeyeceklerini pekâlâ bildiğinden, insanları olsa olsa eğitimsiz olduğu için iyi fiiller peşinde koşanlar (bunlar sağlıklı bir şekilde rehabilite edilmeleri halinde topluma tehdit olmaktan çıkabilirler) ve iyi fiiller peşinde koşanlar diye ayırmak belki de daha sağlıklı bir gruplandırma olabilir ki aydın bir kişi bunu en azından toplumu için “bedava dinleyici” bulduğu her ortamda tavsiye edebilir. Aydın bölmez birleştirir, hor görmez hoş görür, tedavi beklemez tedavi eder, sorumluluğu başkasına atmaz sorumluluk alır, sorunun değil çözümün parçası olur. Bu yazıda ve bir önceki yazıya konu olan Prof. Dr. Tayfun Akın da aydın tarifine harfiyen uyan birisi ve saygıyı hak ediyor.
Yerli teknoloji, savunma sanayi son zamanlarda ulusal güvenlik sorunu olduğunu bir kere daha göstermiştir. Aynı zamanda güvenlik sorunu; milli imkânlarla çözülemiyorsa bu durum, milli savunmada ciddi zafiyetler ortaya çıkıyor ve bir an önce bu sorunu çözmemiz, teknolojileri millileştirmemiz gerekiyor. Bizler rahatlığı seven bir milletiz; yakın tarihimizi bilsek milli savunma sorunun geçmişte “Kıbrıs Çıkartmasında” da büyük sorun olduğunu hatırlardık ama ne yazık ki bizler toplum olarak sorunu uzun vadeli olarak tanımlayamıyor, sorunu çözme adına kararlılık göstermede çeşitli nedenlerden dolayı devamlılık ı sağlayamıyoruz. Bunun nedeni belki de toplumsal öncelikler ve toplumsal hafızanın “birilerince ve özenle” çok çabuk silinmesi olsa gerek!
Bu kadar uzun bir giriş yaptıktan ve sabırsız olanları eledikten sonra gelelim esas meseleye…
Bir önceki yazıda; Türkiye’de ODTÜ’ye bağlı bir birimde ileri teknoloji üretme anlamında ciddi ve pazarlanabilir gerçek ürünler üretildiğini ve bu ürünlerin üretiminde dünyada ilk beşte olduğumuz bir ürün var ve bu ürünü geliştiren ise; Prof. Dr. Tayfun Akın ve yaptığı inanılmaz işler var. Elbette onun klasında birisini eminim ki dünyada birçok üniversite kadrosunda görmek için can atıyordur lakin o Türkiye’ye gelmeyi ve burada çalışmayı seçmiş. Mücadelesinin diğer değerli bilim adamlarımıza örnek olmasını temenni ederken, siyaset dünyasının da sözde yerlilik ve millilik vurgusunun sözden gerçek eyleme geçirilmesini bekleriz. İllaki son yıllarda oldukça ciddi çalışmalar var; yerli füzeler, İHA'lar SİHA'lar, termal kameralar, bu koularda ciddi bir atak içerisinde olduğumuz herkesin malumu. Belki de son zamanlarda yaşadığımız sorunların ana kaynağı da budur! Sıradan halkın dahi tarihte bu konuda elinden geleni yapıp söz konusu değerli bilim adamlarının çalışmalarını desteklemek konusunda organize edilebileceğini birçok deneyim göstermiştir. Halk yeter ki inansın ve olaylardan haberdar olsun. Osmanlı’nın son zamanlarında halk yardım kampanyası düzenlemiş savaş uçağı alınmasına vesile olmuş, katkı sağlamış, hatta İngiltere’den alınmak üzere savaş gemileri için yardım toplanmış lakin gemiler savaş başlayınca parası ödendiği halde gönderilmemiş falan. Yani paranız olsa dahi teknolojiye sahip olamayacağımızın en büyük kanıtı olan bu tarihi hadise; bize açıkça göstermiştir ki; “elin varsa başını kaşı…” Ya da düşmanın silahıyla sadece kendini vurabilirsin.
TESTAŞ’a ait araziyi değerlendiren ODTÜ ve Prof. Dr. Tayfun Akın ve ekibiyle mükemmel işler çıkarmışlar. Yaptıkları ürünleri Japonya’ya satacak duruma gelmişler ancak iç piyasada sorun yaşıyorlarmış. Ürünlerini Tıp teknolojisinden, ev elektroniğine, savunma sanayiine, cep telefonlarına kadar birçok alanda kullanım imkânı olmasına rağmen merkezde üretilen ürünler için yeterince iç pazar oluşturmamaktan yakınan değerli beyinlerimiz, söz konusu çalışmalar iç pazardan gerekli ilgiyi sabır ve kararlılıkla bekliyor!
Peki, nedir ürün: Ürün mekanik mikroişlemci diye tarif edilebilecek MEMS. Bilmeyenler için; tüm bilgisayar devreleri, cep telefonları, çamaşır makinesi, hatta basit bir kapı zilinin melodisi bu işlemcilerin alt versiyonlarından başlamak üzere 0, 1 sayı sistemlerini kullanan ve bu sayıların kodlanarak bilgilere bunları anlamlandıran içinde milyonlarca anahtarlama devresi ve elemanı oluşturan özel yapılardır.
Basit bir yarı iletken transistör; William Bradford Shockley ve ekibi tarafından 1947 yılında keşfedilmiş. 1956 yılında ise Amerikalı fizikçi Jhon Bardeen ve Walter H. Brattain ile birlikte Nobel’e layık görülmüşler. Keşfedildikten sonra Moore Yasasına göre her yıl gelişimini artıran söz konusu teknolojiye modern dünya çok şey borçlu. Günümüz mikroçipleri de söz konusu çalışmanın ürünü. Zamanla küçük bir yapı (mm’lerle ifade edilen) içerisine milyonlarca transitör yerleştirildiğine işlemciler, bunların içine dış devreden alıcıların aynı yapının bir arada değerlendirildiği ürün ise MEMS’leri gün yüzüne çıkarmış.
Akıllı sistemlerin aklı doğadaki olayların algılanıp, ona göre sinyal üreten , söz konusu sinyalin elektronik devre yardımıyla elektriksel 0, 1’lere yani açık veya kapalı devre oluşturma esasına göre komut üretme ilkesine dayanan aslında basit bir ilkedir. Klasik işlemci dış devreden gelen algılara göre sinyaller üretebilir, çıkışlar aktif veya pasif hale getirerek diğer elemanlara kumanda eder. Dış devreden herhangi bir değer içeri aktarılmazsa işlemci komut üretmez. Bu bazen şu anda yaptığım gibi bir klavye veya fare veyahut başka bir fiziksel etki olabilir. Bu maddeler ısı, ışık, direnç, ses gibi analo değerler olabilir. Bizlerin gözü kulağı olmaya aday algılayıcılar doğadaki canlıların algılama biçimlerinin basitçe taklit edilmesini sağlar. Bunlar sensör, transdüser, duyarga veya algılayıcı gibi çeşitli şekillerde isimlendirilir.
Basitçe; günlük hayatımızın her anında kullandığımız algılayıcılar alışveriş merkezine girerken bize kapıyı açmak için gerekli tetikleme sinyalini üretirken, alışveriş merkezinin girişinde bulunan güvenlik kapılarında ise üzerimizdeki metalin cinsini algılayıp söz konusu metalin cinsi ve yoğunluğuna göre başka sinyaller üretiyor. Oturduğumuz apartmanın bahçe aydınlatmasını, bahçedeki çiçeklerin toprağının nem seviyesi ölçülerek otomatik sulama sistemleri yapılıyor. Hırsız alarmlarından hareketli güvelik kameralarına kadar birçok denetim aynı sensörlerce algılanan sistemlere yardımcı oluyor. Kısacası algılayıcılar hassasiyet dereceleri artırılarak gözün görmediğini görebiliyor, kulağın duymadığını duyabiliyor, insanın algılayamayacağı birçok şeyi çok daha hassas seviyede algılamaya yarıyor.
Günümüz teknolojileri ile ısı değişimleri kullanılarak termal kameralar üretiliyor, sis, karanlık fark etmez algılanması istenen her şey algılanıp ona uygun devreler üretildiğinde sorun çözülmüş oluyor. Elbette üretilen sistemlerin hassasiyetleri kullanıcılara çok değerli avantajlar sunduğu gibi teknoloji devlerini de diğer rakipleri karşısında derhal avantajlı hale geçiyor. Dolayısıyla devlet desteği olmadan milli sistemlerin hayatta kalabilmesi mümkün olmayabilir. Dolayısıyla milli üretimlerin özellikle devletçe korunması önem arz eder.
Durum Türkiye’de olunca ve milyarlarca dolarlık pazarlar söz konusu olunca, bilgi veya teknoloji güvenliği konusunda şüpheler söz konusu olunca işlerin içinden çıkılmaz bir hal aldığını ve henüz proje halindeyken rakip ülkelerin daha hassas imalatları ile karşılaşmak şaşırtıcı derecede sürpriz!!!
Günümüzde özgürlüğün bedeli bilgi, teknoloji olmayan toplumlar için oldukça pahalıya mal olduğu en değerli gerçek. Hatta tüm karmaşanın sebebi de az çalışarak çok yemek ve sonrasındaki eylemleri yapabilmek gibi basit ancak “sofistike” kılığına giren sistem organizasyonlarını görünce üretilen her bilgi kırıntısı dahi önemlidir.
Vatan millet uğruna savaşanlar önemli işler yapıyor ve vatan savunması gerçekleştiriyorlar. Teknoloji emekçileri de aynı ideal ve bilinçte olduğundan her şey birbiriyle doğrudan bağlantılı ve her şey birbirine bağlı. Geceleri sabahlara kadar günlerce uyumadan üretilen teknolojilerin öncelikle üretimi teşvik edilmeli sonra da bu bilgiler özenle korunmalıdır.
Montaj sanayi bizim topluma 1950 yılından sonra dayatılan bir olgu. Gerçekte ise; montaj sanayi, ithalatın maskelenmiş halinden başka bir şey değil. Gerçek üretim ise; basit görünen bir ürün mesela bir röle veya kontaktör dahi üretiminin kırk farklı tasarımdan oluştuğu göz önüne alındığında üretimin tasarımın ne kadar önem arz ettiği açıkça ortaya çıkar. Özellikle nitelikli ve katma değeri yüksek ürünlerin üretimi yüksek fizik, yüksek kimya ve tabi ki matematik bilgisinden geçiyor. Prof. Dr. Tayfun Akın ve ekibi de anlattığı ve ikna olduğuma göre bunu amaçlıyorlar ve ülkemizi montaj sanayi ve dışa bağımlılıktan kurtarmaya, özgürleştirmeye çalışıyorlar. Hem de ürettikleri ürünlerin kilogram fiyatı binlerce dolarlık ürünleriyle desteklenmeyi diğer vatanseverler, gönüllüler gibi hak ediyorlar.
İnşallah Tayfun Hoca gibi değerli insanlarımız yurtdışındaki tecrübelerini ülkemize taşırlar ve en azından bir yabancı futbolcu gibi ülkemiz, insanlarımız, kurumlarımız nazarında da itibar görürler. Bilgi nazlıdır, itibar ister. Hakkıdır da! Bir yemek tarifini paylaşmayan insanlar, bunu meslek sırrı kabul edebiliyorsa ki onların da hakkıdır; çok değerli bilgilere sahip insanlar da en azından her daim itibar gördükleri yerlere giderler. Bilgiye, bilime, teknolojiye ve tecrübeye itibar eden bir toplum olma yolunda hızla ilerlememiz dileğimizdir.
İşte o zaman tekrar "Türk Çağı" yeniden başlayacak! Şu anda ve geçmişte yaşanan birçok sorun da bıçak gibi kesilecek!