- Kategori
- Öykü
Tütün ve isyan denklemi

İç bulantım, aklımın karışıklığıyla birleşip çocukluğuman kalma öyküler anlatıyor bana. Gizemli bir gölün etrafında dolanıyorum korkarak, suskunlaşarak, büyüyerek olgunlaşıyorum. Tüm iplerim beynimin ürettiği sanrıların elinde, duvardan duvara fırlatıyor beni. Beynimde ‘’seni’’ senden kalan anıları tazeleyip ‘’an’’ı yaşar gibi yaşıyorum. Merdivendeki ayak sesleri, kapının önününe yaklaşıyor. Kapının önüne yanaşıp saklanıyormuş gibi sokuluyorum, seni bekliyorum.... Işık sönüyor, çıldırdığımı düşünüyorum, derken! Biraz önce ağlamış bir çocuğun tiz sesi apartmanda yankılanıyor.
Ne olduğu hakkında acıklı senaryolar üretirken, senin parmak izinin saklı olduğu zile başka bir tenin varlığı karışıyor. İrkiliyorum, yanlızlığımı metalik bir kuş sesi bozuyor. Aslında üzülüyorum, seninle paylaştığım ve senin umurunda olmayan o yanlızlık kapıyı açmamla son buluyor.. Kapıyı sinirle ve gelen konuğu istemediğimi belirten bir ses tonuyla açıyorum. Gelen biraz önce apartmanda iniltilerini duyduğum ve kenisiyle daha önce tanışma fırsatı bulamadığım ufaklık. Onunla ilk defa karşılaşıyorum. Göz yaşları yanaklarında çizgisel bir biçimde kurumuş, bense suları çekilmiş tuzlarını rahatlıkla görebiliyorum. Ne var dediğimde, ağlamaya başlıyor ve kısa süreli bir öksürük nöbeti geçiriyor. Belli alerjik astımı var. Kolundan tutup mutfağa götürüyorum, bir anne için kutsal olan gözyaşı tuzlarını ellerimle siliyorum. Ona soğuk bir bardak su veriyorum. O suyu yudumlarken, bu kadar küçük bir çocuğa neden soğuk su verdiğimi düşünüyorum. Aklımca kendimi, onun bademikleri şiş bir halde hayal edip cezalandırıyorum. Beynimde açılan parantezleri ellerimle kovup senden sonraki ilk misafirim olan bu çocukla ilgileniyorum. Bana telefonumu kullanabilirmiyim diye soruyor, içimden küfrediyorum. Şimdi bu velet sensizliğin bekaretini şapşal bir teleon içinmi bozuyor!!! İster istemez ona gülümsüyorum ve numarayı bilip bilmdiğini soruyorum, beklemediğim bir tavır olan ‘’ukalalıkla’’ cevabımı alıyorum. Ufaklığı telefonun olduğu odaya götürürken lise yıllarımdabolca kullandığım, o boy aynasına gözüm ilişiyor. Aylar var ki silinmemiş, üstü toz duman ;) parmağımı üzerinde gezirip adının baş herfini çiziyorum. Parlak olan kısımlarda tanımaığım birinin göz bebekleriyle, göz bebeklerim buluşuyor. Aynadaki yansımanın gözleri umudunu yitirmiş, parıltısı sönmüş, o an düşünüyorum da ne parıltısı, ne ışıltısı bu ben değilim ki! diyerek sövüyorum. Resmen gözlerim bedenime dar gelecek şekidle şişmiş, göz bebeklerim yuvalarında kaybolmuş, altları ise kırmızı renkli bir dudak kalemiyle belirginleştirilmiş gibi kıpkırmızı, ak kısımlarından ise eser yok resmen yıllardır kullanılmamış gibi sararmış. Sarı saçlarımı ise ne zaman tepen topladığımı bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim aylardır boyamadığım, zaten diplerden çıkan siyah saçlar, sarıların üzerinde egemenliğini kurmuş, Beni sarışın bir kadın olmaktan çıkarıp ne oluğu belirsiz bir ucube sıfatına sokmuş. Aylardır yıkanmamış bir tavırla bana bakıyor, birazda keçeleşmeye başlamışlar, sebebi şu yeni alığım ucuz şampuan olmalı. Ufak misafirim telefonda babasıyla sohbeti koyulaştırıyor, bense o anda ay sonunda gelcek olan faturayı nasıl ödiyeceğimi üşünüyorum. Salonumun kapısı hafif aralık içerden nikotin kokusu alıyorum, kapıyı elimle ittiğimde camın arasına sıkıştırdığım resmin yere düşüyor. Benim için bir kağıt parçasından ibaret olan resminin üzerine basıp geçiyorum, sanki hiç yokmuş gibi, sanki hiç yokmuşsun gibi... Ayağım yeni aldığım ve neredeyse yarım maaşımı verdiğim köşe yastıklarına takılıyor, en hırpalanmışını alarak göz gezdiriyorum. Üzerinde ağlandığı çok belli, sanki hala hafif nemli... Annemin hediye getirdiği, üzerinde osmanlı turası olan ufak bir yastığı kaldırıyorum havaya, buda savaşın gazilerinden, üzeri sigara yanıklarının izi olan bir yastık, kuş gözü gibi deliklerle kaplı ve içerisinden ana maddesi olan pamuklar sarkmakta. Birlikte aldığımız halımla gözgöze geliyoruz hali perişan, yıllanmışlık kokan bir edası var. Sebebini uzun sürmeden anlıyorum, şarap şişeleri yan yana yatmış bana bakarak geyik yapıyorlar. Sehbamın üzrinde birbirine karışmış düşük kaliteli yazıcı çıktısı olan resimler var. ‘’Sen ve ben’’, ‘’sen ve o’’. Hırsımı yırtarak aldığım konuşma dökümanları var içinde bolca ‘’sen ve ben’’. ‘’ biz ve siz’’ bana ihanetiniz... Mutfağa girip elime geçirdiğim ilk poşetle salona dalıyorum. Boş sigara poşetlerini, bira şişelerini ve yarısı yenilip rengi yeşile dönmeye başlamış pizza artığını onlardan biran önce kurtulmak istediğimi belirten bir hışımla poşete tıkıyorum. Bunları yaparken de minik misafirim beni izliyor. Ne var çocuk diyorum, titreyen ve kendisine özgü ses tonuyla bana teşekür ediyor, ayakabılarının üzerine basıyor ve gözlerimin içine bakarak, göz kalemimin aktığını, yüzümü yıkarsam daha güzel görüneceğimi söylüyor. Şaka gibi !! gülümsüyorum...
Ben gülümserken yukarı taşınalı bir hafta olmuş yeni evli çiftin ilk kavgasına şahit oluyoruz Yukarıda kırılan bir şeyler var; Masa, cam, çerçeve, bardaklar ve kalp... Sesler apartmanda senfonik hareketlerle yayılıyor. En güçlüsü olan kalp sesi diğerlerini peşine takmış, sürüklüyor. Çocuğa bakarak herangibi bir sorunu olup olmaığını soruyorum, apartman boşluğuna yayılmış ağır sigara kokusunu yakalıyor radarlarım. Ufaklık taş çatlasa 6 yaşında , kreşe gittiğini ve yaramazlıklarıyla ün saldığını, karşı dairemde oturan, çocuklarıyla övünmeyi daima seven, kibirli kadından biliyorum. Yukarıdan gelen ayak sesleriyle, ufaklıkla bakışlarımızı aynı yöne çeviriyoruz. Aşağıya taze gelin koşarak iniyor. Benim katıma ulaştığında ağladığını, sarı saçlarından eser kalmadığını görüyorum. Beline kadar olan saçları, ucuz bir güzellik salonunun, acemi çırağı tarafından küt bir biçimde şekillendirilmiş ve akmaya başlayan kahverengine boyanmış. Elinde küllerini merdivenlere fırlattığı, ince bir sigara var yarısı ciğerlerine gizli bir düşman gibi sarılmış, ince bir sigara. Yüzüne bakarak ‘’merhaba, gelmek istermisin’’ diye soruyorum. Tavrım için teşekür ediyor, aşşağıda ailesinin beklediğini söyleyerek hızlıca iniyor. Ufaklık nefes almama fırsat vermeden olanları anlatıyor. Annesinin bugün işten erken geldiğini, bakıcısının erken çıktığını, telsiz telefonu kullanmayı bilmediğini söylüyor. Boş gözlerle ona bakıyoorum’’eee sorun bumu yani, sen benim yanlızlığımın kutsallığını bunun için mi bozdun?’’diyorum . Annesinin yorgun oluğunu, kesitrmek için uzandığını söylüyor, bu arada da boş gözlerle sinir bozucu bir şekilde bana bakıyor, sözlerine yenilerini ekliyor. Acıktığını söylemek için annesinin yanına gittiğini ve çocuk gibi altına yapmış olduğunu da altını çizerek belirtiyor.. İster istemez sırıttım, ufaklığa babasının ne zaman döneceğini sorduğumda, bir hafta sonra döneceğini, dubaide olduğunu onu çok özlediğini söyledi. Bende sanki çok umrumdaymış gibi dinledim. Onu uğurlayıp, derin bir nefes aldıktan sonra yatak odama gidip çıkardığım elbiselerimi çamaşır odasına götürdüm. Arkasından ‘’senin’’ aldığın çiçekleri koyduğum vazoyu fırlattığımdan beri ev emektarımda bana küstü. Sonra sanki aylardır boşaltılmamış olan kül tabağını tualetin deliğine döktüm, ne yalan söyleyeyim mutfağa gitmeye üşendim. Televizyon koltuğuma uzanıp yeni bir sigara yaktım odaya biraz nikotin, birazda nane kokusu yayıldı. İster istemez gözüm salonun olduğu tarafa kaydı. Oda tam bir savaş alanıydı.
Evet burası iki kişilik ‘’dev’’ bir ordunun çarpıştığı, senin kazandığın ve en güçlü komutanımı esir aldığın savaş alanı. Ağır bir yenilgi ve yaralara sarma işlemin bende yarattığı histeri nöbetlerinden kurtulmaya çalışırken, ufaklık geliyor aklıma, onun en büyük savaşı mahallede oynadıkları derbi maçları. Tekrar zihnimden seni kovup, tüm çıplaklığıyla ufaklığa açıyorum beynimi. Kurcaladıkça; ufak, gizli bir ayrıntı el sallıyor bana toprak altından. Bundan iki hafta önce karşı dairemde oturan kibirli kadın bana kısa bir mail atmşıtı. Mailde alt komşumuzun yeni bir bebeği olacağını ve biz komşular olarak bir ziyaretine gitmemiz gerektiğini bildiren kısa bir mail. Sayfayı elimde yeni yakılmış bir sigarayla açmış, ‘’banane’’ cevabıyla kapamıştım. Bu sahne aklıma geliğine oturduğum yerden sıçradım, yanan sigaramı söndürüp, kapımı kapamadan aşşağıya koştum. Kapıyı ufaklık açtı ve beni görünce şaşırdı yüzümü neden yıkamadığımı sordu. İçeri daldığımda annesinin elinde sigara, yatağında ağlarken buldum, hırpalanmıştı, teni tanımaığı birinin tenine meze olmuştu. Merdivenleri inerken düşünüğüm gibiydi. Bir kadının isyan etmesini gerektirecek talihsizlik bu kadının başına gelmişti. Neydi zorum! Canımdan canmı kaybettim, yoksa işimimi yada yokluklarıyla bende derin yaralar açacak olan olmazsa olmazlarımı mı? Ben bunca şeyin içinde, en lazım olan şeyi ‘’kendimi’’ kaybettim ve acılarımı bile bana öğrettikleri gibi onursuzca çektim... Dünyanın her yerinde benliğini kaybetmiş, kendi olamayan kadınlar yaşar, elleri sigaradan nasır tutar.
Ve aynı kadınlar bilirler ki odaları tütün kokan her cam, mutlaka isyankar sokaklara bakar.