- Kategori
- Dünya
Üç bebek ve bir katliamın hazin öyküsü

Acılı baba üç evladının ardından ağıt yakıyor
Bu coğrafyada silahlar hiç susmamış, akan kan ve gözyaşı hiç durmamıştı. Filistinli bu aile de alışkındı silahların gölgesinde sürdürülen hayata. Günleri sefalet içerisinde geçiyor olsa da bir gün bu hayattan kurtulacaklarını, feraha ereceklerini ümit ediyorlardı. Ümitliydiler evet, ellerinden başka da bir şey gelmiyordu zaten. Sadece ümit ediyor ve güzel günlerin gelmesi için dua ediyorlardı.
Anneleri o gece de çocuklarına aynı masalı okumuştu. İçinde silah, kan, gözyaşı olmayan bir masaldı bu. Masal, herkesin kardeşçe yaşadığı, savaşın hiç olmadığı mutlu bir ülkede geçiyordu. Bu masaldaki ülkeyi diğer masal ülkelerinden ayıran önemli bir fark vardı: Bu ülkenin çocukları hiç ağlamıyor, ağlatılmıyorlardı. Ne güzel sultandı ki o sultan yıllar önce dört bir yana ferman salmış çocukları ağlatmayı yasaklatmıştı, hiçbir mazereti de kabul etmiyordu. Masal bu ya çocuklar da nedense ağlamak nedir bilmiyorlar, her yana gülücükler saçıyorlardı. Bu masal sanki Filistinli çocuklar için yazılmıştı. Filistin’in gözü yaşlı çocukları dünyaya geldikleri ilk anda başlamışlardı ağlamaya ve o gün bugündür her gün ağlıyorlardı. Onların okudukları kitapta gözyaşına yer yoktu, olmamalıydı. Anne ile baba da bu yüzden bu kitabı seçmişlerdi.
Tek odalı bir evde yaşayan beş kişilik bir aileydi bu. Üç çocukları vardı. Anne ve babaları evdeki tek yatağı onlara bırakmış, her gece odanın bir köşesinde yere serdikleri battaniye üzerinde yatıyorlardı. O gece de aynı şeyi yapacak, biricik evlatlarına o güzel masalı okuyacak ve yine yere kıvrılıp yatacaklardı.
Masal bitince çocukların yüzüne yine hüzün düşmüştü. Anne okumaktan, onlarsa dinlemekten hiç bıkmamışlardı bu masalı. Yine can kulağıyla dinlemiş, güzel hayallere dalmışlardı üçü birden. Annelerinin bitti sesiyle gözlerindeki parıltı gitmiş yine o korku hâkim olmuştu o güzel gözlere. Annelerinin ısrarıyla kapadılar gözlerini. Hepsi birden “Ne olur rüyamızda da o güzel ülkeyi görelim” diye Allah’a yalvarıyorlardı. Anne çocuklarının her birini alınlarından öptü ve dalıp gitti onlara bakarken. Güzel bir hayat verememişti evlatlarına. Kan ve gözyaşının sıradanlaştığı bu topraklarda çocuklarını dünyaya getirmiş olduğuna üzüldü bir an. Sonra kendine kızdı, başından geçenlerin de bir imtihan olduğunu anlamıştı. Bir günü daha sağ salim geçirmişler, kahpe bir kurşuna kurban gitmemişlerdi. İki gün önce alışverişe giderken öldürülen çok sevdiği komşusu aklına geldi, ağlamaklı oldu.
Hanımının düşünceli halinin ve iç çekişlerinin farkına varması uzun sürmedi. Neyin var diye soracaktı, vazgeçti. Ağlamak için kara kara düşünmek için öyle çok neden vardı ki. Hanımının yanına doğru yürüdü. İkisi birlikte uykuya dalan evlatlarını seyre daldılar. Küçüğü henüz iki yaşındaydı. Yeni konuşmaya başlamıştı. İlk kelimesi ne anne oldu ne de baba. Onlar anne baba demesini beklerken çocuk “ta-ta” deyivermişti. Sokaklarda ellerinde oyuncak tabancalarla koşturup duran çocuklardan duymuş olsa gerekti. İki yaşındaki çocukları sokaktan gelen her silah sesini duyduğunda “ta-ta” diyordu. Çocukların diğer ikisi ise üç ve beş yaşındaydı. Ne çabuk da büyümüşlerdi. Son zamanlarda gıda yardımları da düzenli gelmiyordu, çocuklar iyice zayıflamışlardı.
Hanımı haydi biz de yatalım dediğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Biraz zaman sonra hepsi birden uykuya dalmışlardı. Kim bilir her biri hangi rüyalara dalmıştı. Çok geçmedi ki büyük bir gürültüyle uyandılar. Önce baba ve anne uyandı ardından da çocuklar. Gürültü öyle şiddetliydi ki çocuklar korkudan avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı. Yakınlara düşen bombalarla yer yerinden oynuyor, sokaktan çığlıklar geliyordu. Anne ve babanın bunun bir hava bombardımanı olduğunu anlaması uzun sürmemişti ki her yeri ışıtan bir bomba ile ev bir anda yerle bir olmuştu.
Hastanede gözlerini açan baba çocuklarını ve hanımını sordu. Hepsinin iyi olduğunu söyledilerse de inanmadı. Patlama anını çok net hatırlamasa da yerinde olmayan sağ kolu ona patlamanın şiddeti hakkında bir fikir veriyordu. Israrına dayanamadılar. Ölü veya diri görmek istiyordu evlatlarını, hanımını. Biraz sonra hanımının olduğu yere gelmişlerdi. Komadaydı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Birden aklına evlatları geldi, onları sordu tekrar. Refakat eden komşusu ile biraz zaman sonra izbe bir yere götürüldüler. Kötü bir haberle karşılaşacağını anlamaya başlamıştı ki bir anda yere yatırılmış ve üstleri örtülmüş üç çocuk cesedini fark edince dünyası başına yıkılır gibi oldu. İçinden benim evlatlarım olmasınlar diye yalvarıyordu. Biraz daha yaklaşınca örtünün kenarından aşağıya sarkan kolu fark etti, artık şüphesi kalmamıştı, bu küçük oğlunun koluydu. İlk başta üstlerindeki örtüyü kaldırmaya ne o cesaret edebildi ne de oradakiler. Sonra baba gözyaşlarına boğularak kaldırdı örtüyü. Üç evladının yüzlerindeki gülümsemeyi hiç unutmayacaktı. İnsanoğlunun onlara zindan ettiği bu dünyada tadamadıkları güzellikleri belli ki öteki âlemde tadıyorlardı.
Günahı olmayan üç küçük çocuk dünyanın kem küm edip görmezden geldiği bu kahrolası savaşta katledilmişlerdi. Dünya devletleri kınamaya, tepki göstermeye devam etseler de zalimler yapacağından geri durmuyor, insanlık suçunu işlemeye devam ediyorlar. Anlaşılan o ki Filistinli annelerin babaların acısı hiç dinmeyecek. Elbet o zalimler de bir gün hesaba çekilecekler. Dileğimiz akıbetlerinin Yunus Emre’nin de dediği gibi berbat olması: “Zulm ile abâd olanın, akibeti berbat olur”
Anneleri o gece de çocuklarına aynı masalı okumuştu. İçinde silah, kan, gözyaşı olmayan bir masaldı bu. Masal, herkesin kardeşçe yaşadığı, savaşın hiç olmadığı mutlu bir ülkede geçiyordu. Bu masaldaki ülkeyi diğer masal ülkelerinden ayıran önemli bir fark vardı: Bu ülkenin çocukları hiç ağlamıyor, ağlatılmıyorlardı. Ne güzel sultandı ki o sultan yıllar önce dört bir yana ferman salmış çocukları ağlatmayı yasaklatmıştı, hiçbir mazereti de kabul etmiyordu. Masal bu ya çocuklar da nedense ağlamak nedir bilmiyorlar, her yana gülücükler saçıyorlardı. Bu masal sanki Filistinli çocuklar için yazılmıştı. Filistin’in gözü yaşlı çocukları dünyaya geldikleri ilk anda başlamışlardı ağlamaya ve o gün bugündür her gün ağlıyorlardı. Onların okudukları kitapta gözyaşına yer yoktu, olmamalıydı. Anne ile baba da bu yüzden bu kitabı seçmişlerdi.
Tek odalı bir evde yaşayan beş kişilik bir aileydi bu. Üç çocukları vardı. Anne ve babaları evdeki tek yatağı onlara bırakmış, her gece odanın bir köşesinde yere serdikleri battaniye üzerinde yatıyorlardı. O gece de aynı şeyi yapacak, biricik evlatlarına o güzel masalı okuyacak ve yine yere kıvrılıp yatacaklardı.
Masal bitince çocukların yüzüne yine hüzün düşmüştü. Anne okumaktan, onlarsa dinlemekten hiç bıkmamışlardı bu masalı. Yine can kulağıyla dinlemiş, güzel hayallere dalmışlardı üçü birden. Annelerinin bitti sesiyle gözlerindeki parıltı gitmiş yine o korku hâkim olmuştu o güzel gözlere. Annelerinin ısrarıyla kapadılar gözlerini. Hepsi birden “Ne olur rüyamızda da o güzel ülkeyi görelim” diye Allah’a yalvarıyorlardı. Anne çocuklarının her birini alınlarından öptü ve dalıp gitti onlara bakarken. Güzel bir hayat verememişti evlatlarına. Kan ve gözyaşının sıradanlaştığı bu topraklarda çocuklarını dünyaya getirmiş olduğuna üzüldü bir an. Sonra kendine kızdı, başından geçenlerin de bir imtihan olduğunu anlamıştı. Bir günü daha sağ salim geçirmişler, kahpe bir kurşuna kurban gitmemişlerdi. İki gün önce alışverişe giderken öldürülen çok sevdiği komşusu aklına geldi, ağlamaklı oldu.
Hanımının düşünceli halinin ve iç çekişlerinin farkına varması uzun sürmedi. Neyin var diye soracaktı, vazgeçti. Ağlamak için kara kara düşünmek için öyle çok neden vardı ki. Hanımının yanına doğru yürüdü. İkisi birlikte uykuya dalan evlatlarını seyre daldılar. Küçüğü henüz iki yaşındaydı. Yeni konuşmaya başlamıştı. İlk kelimesi ne anne oldu ne de baba. Onlar anne baba demesini beklerken çocuk “ta-ta” deyivermişti. Sokaklarda ellerinde oyuncak tabancalarla koşturup duran çocuklardan duymuş olsa gerekti. İki yaşındaki çocukları sokaktan gelen her silah sesini duyduğunda “ta-ta” diyordu. Çocukların diğer ikisi ise üç ve beş yaşındaydı. Ne çabuk da büyümüşlerdi. Son zamanlarda gıda yardımları da düzenli gelmiyordu, çocuklar iyice zayıflamışlardı.
Hanımı haydi biz de yatalım dediğinde saat gece yarısına yaklaşıyordu. Biraz zaman sonra hepsi birden uykuya dalmışlardı. Kim bilir her biri hangi rüyalara dalmıştı. Çok geçmedi ki büyük bir gürültüyle uyandılar. Önce baba ve anne uyandı ardından da çocuklar. Gürültü öyle şiddetliydi ki çocuklar korkudan avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı. Yakınlara düşen bombalarla yer yerinden oynuyor, sokaktan çığlıklar geliyordu. Anne ve babanın bunun bir hava bombardımanı olduğunu anlaması uzun sürmemişti ki her yeri ışıtan bir bomba ile ev bir anda yerle bir olmuştu.
Hastanede gözlerini açan baba çocuklarını ve hanımını sordu. Hepsinin iyi olduğunu söyledilerse de inanmadı. Patlama anını çok net hatırlamasa da yerinde olmayan sağ kolu ona patlamanın şiddeti hakkında bir fikir veriyordu. Israrına dayanamadılar. Ölü veya diri görmek istiyordu evlatlarını, hanımını. Biraz sonra hanımının olduğu yere gelmişlerdi. Komadaydı, gözlerinden yaşlar süzüldü. Birden aklına evlatları geldi, onları sordu tekrar. Refakat eden komşusu ile biraz zaman sonra izbe bir yere götürüldüler. Kötü bir haberle karşılaşacağını anlamaya başlamıştı ki bir anda yere yatırılmış ve üstleri örtülmüş üç çocuk cesedini fark edince dünyası başına yıkılır gibi oldu. İçinden benim evlatlarım olmasınlar diye yalvarıyordu. Biraz daha yaklaşınca örtünün kenarından aşağıya sarkan kolu fark etti, artık şüphesi kalmamıştı, bu küçük oğlunun koluydu. İlk başta üstlerindeki örtüyü kaldırmaya ne o cesaret edebildi ne de oradakiler. Sonra baba gözyaşlarına boğularak kaldırdı örtüyü. Üç evladının yüzlerindeki gülümsemeyi hiç unutmayacaktı. İnsanoğlunun onlara zindan ettiği bu dünyada tadamadıkları güzellikleri belli ki öteki âlemde tadıyorlardı.
Günahı olmayan üç küçük çocuk dünyanın kem küm edip görmezden geldiği bu kahrolası savaşta katledilmişlerdi. Dünya devletleri kınamaya, tepki göstermeye devam etseler de zalimler yapacağından geri durmuyor, insanlık suçunu işlemeye devam ediyorlar. Anlaşılan o ki Filistinli annelerin babaların acısı hiç dinmeyecek. Elbet o zalimler de bir gün hesaba çekilecekler. Dileğimiz akıbetlerinin Yunus Emre’nin de dediği gibi berbat olması: “Zulm ile abâd olanın, akibeti berbat olur”