- Kategori
- Deneme
Üç kıtada Türk(ü)ler

Milli kültürümüzün en önemli taşıyıcı öğelerinden biri olan musikimize baktığımız vakit Cezayir için, Estergon için, Yemen için, Kırım için, Vidin ve yahut Plevne için yazılmış türküler olduğunu görürsünüz. Bu türküler ne tarihin devrini bilen nede coğrafi mevzulara hâkim mütehassıslar tarafından değil bizatihi bizim cahil(!) ve köylü milletimiz tarafından yakılmıştır. Bu hakikat üzerinde ciddiyetle durup düşünmek lazımdır.
Yozgat’ın Yerköy ilçesinde, bir dağ köyünde, tarlasının başındaki çınar ağacının gölgesinde oturan yedi köşe kasketli amcamıza “Al yeşil sancağı gelin mi sandın/ Yemen’e gideni gelir mi sandın…” türküsünü söyleten haleti ruhiye nedir? Çankırılı Çağrı’nın zoru ne ola ki; “Sokakları mermer taşlı/güzelleri hilal kaşlı/Ah Cezayir…” türküsünü asırlardan beridir dinleyip söylemektedir? Evet, külliyen Anadolu bir vatan kalbinin attığı yerdir ve lakin milletimizdeki bu şuur ve hassasiyet bizi vatan mefhumu üzerinde derin derin düşünmeye sevk etmelidir. Umumiyetle aklıselim zatın itikadı amelinden zahirdir. 3 kıta yedi iklimde at koşturmak kavramına bu nokta-ı nazar itibariyle baktığımız vakit bu söylemin pek de öyle sığ bir slogandan ibaret olmadığını, bilakis insanımızın özüne sirayet etmiş, yüce milletimizin karakterini şekillendiren unsurlardan biri olduğunu böylece dilimizde türkü olup kendi gök kubbemize yayılmış en ciddi bir hakikat olduğu neticesine varırız. İşte bu haseple, evvelen zikrettiğimiz üzere misak-ı milli dâhilindeki yurdumuzu “bir vatan kalbinin attığı yer” olarak dimağlarımıza ve gönüllerimize nakşetmekle beraber, Türk çocuklarına vatan kavramı anlatılırken meselenin bu kısıtlı bakış açısıyla ele alınmasının sakıncalı olduğu kanaatindeyiz.
Zira aynı anlayış değimlidir ki; evlatlarına tarih kitaplarında Harb-i Umumi’yi anlatırken, “Biz batılılara mağlup olduk ve dolayısıyla balkanlardaki topraklardan çıkıp kendi(!) yurdumuza geri döndük” diyen… O vakit bu çocukların bir gün sorması icab etmez mi; “peki bizim yurdumuz neresidir?” Evet, malum zevatın yenildik ve bırakıp kendi yurdumuza döndük diye bahsettikleri topraklarda Belgrat, Plevne, Musul ve Kerkük de bulunmaktadır. Tarihi tekâmülü kitaplarında bu şekilde okuyup ta, sonra Plevne türküsünü dinleyen Türk çocuğuna bu çelişkiyi nasıl izah etmeli? Yahut daha kestirmeden şu sualin cevabının peşine düşelim; biz bu çelişkiyi kendimize nasıl izah ediyoruz ki evladımıza anlatalım? Hasbelkader biz devr-i tarih neticesinde Edirne’ye değil de İstanbul’a kadar çekilmiş olsaydık? Hafazanallah malum iştiyak-ı küfrü İstanbul’da da durduramayıp garbî hududumuzu daha doğuda çizip, İstanbul’u da ehli küfre bırakmak mecburiyetinde kalsaydık bu durumu bugün tarih kitaplarımıza nasıl yazacaktık? Müsaadenizle cevabını bu fakir versin; Ege Adalarımızı nasıl yazmışsak aynen öyle… Ve şunu da ekleyelim ki hiçte yüzümüz kızarmazdı. Hem canım efendim esef duymaya ne hacet, biz Şehr-i Stanbul’u küffar-ı Rum’dan alalı daha ne kadar zaman oldu ki…
Arzu ederseniz bu farazi tarihimizi tahayyüle daha ziyade devam etmeyelim, zira bu işin akıbeti ancak Ötüken ormanında son bulur. Bu hususta fikriyatımız yanlış anlaşılmasın, lakin Türk gibi cihangir bir millete vatan mefhumunun bu şekilde eksik ve yanlış anlatılmasının, bilhassa gelecek nesiller üzerinde, sebep olacağı vahim neticeler gün gibi aşikârdır. Ancak biz eğer tarihi hakikatlerden korkmadan Türk gelenek ve hassasiyetlerinin gereği olan sağlam bir vatan telakkisini milli tedrisatımıza kadar yerleştirebilirsek; gelecek nesiller Kıbrıs ellerinden çıktığı vakit, Diyarbakır’ı kaybettikleri vakit yahut ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı herhangi bir tehlikeye karşı kendilerini haklı görecek hissiyattan yoksun kalmayacaklardır. Malik oldukları vatan telakkisi sayesinde direnecekler ve derin tarihimizden güç alarak vatan kavramını kutsal bir emanet olarak her çağda taşıyıp, savunup, geliştirebileceklerdir.
Bu husus elzemdir zira Malazgirt’ten beri Türk’ü doğuya, geldiği topraklara, geri sürmek iştihasındaki garp dünyası bu gayesindedir vazgeçmiş değildir ve ebedî müddette vazgeçmeyecektir. Biz millet olarak bunun en açık timsalini göreli henüz 85 yıl oldu ve bu sebeple hafızamızda, acılarımızda pek tazedir. Fikriyatımızdan hâsıl olacak neticenin asla askeri yayılmacılık olarak anlaşılmasını murad etmeyiz. Mevzuu bahis topraklarda hâlihazırda iyi yâda kötü, doğru ya da yanlış, bağımlı ya da bağımsız olsalar da çeşitli devletler devletçikler kurulmuştur ki biz bu devlet ya da devletçiklerin toprak bütünlüklerine –stratejileri milli menfaatlerimizle alenen çelişmediği müddetçe- saygılıyız. Lakin meramımız odur ki; milletimize, birbirimize ve bilhassa çocuklarımıza vatan gibi Türk’ün mukaddes değerlerinden birini anlatırken milli şuurumuzu, bu şuura sahip milletimizin yazdığı tarihimizi ve dünyanın dört bir yanında bıraktığımız maddi manevi muazzam eserlerimizi görmezden gelmeyelim. Sanki bunların hiçbirisi yokmuş ya da hatırlamak, yâd etmek ayıpmış gibi yok sayarak mukaddesatımıza küfretmeyelim. Plevne’de Gazi Osman Paşa’yı, Mısırda beyaz atlı Yavuz Sultan Selim Han’ı divan-ı mahşerde iki elleri yakamızda kendimizden davacı etmeyelim. Velhasıl-ı kelam Türk Vatanından bahsederken en azından türkülerimiz kadar yürekli olalım.
Yozgat’ın Yerköy ilçesinde, bir dağ köyünde, tarlasının başındaki çınar ağacının gölgesinde oturan yedi köşe kasketli amcamıza “Al yeşil sancağı gelin mi sandın/ Yemen’e gideni gelir mi sandın…” türküsünü söyleten haleti ruhiye nedir? Çankırılı Çağrı’nın zoru ne ola ki; “Sokakları mermer taşlı/güzelleri hilal kaşlı/Ah Cezayir…” türküsünü asırlardan beridir dinleyip söylemektedir? Evet, külliyen Anadolu bir vatan kalbinin attığı yerdir ve lakin milletimizdeki bu şuur ve hassasiyet bizi vatan mefhumu üzerinde derin derin düşünmeye sevk etmelidir. Umumiyetle aklıselim zatın itikadı amelinden zahirdir. 3 kıta yedi iklimde at koşturmak kavramına bu nokta-ı nazar itibariyle baktığımız vakit bu söylemin pek de öyle sığ bir slogandan ibaret olmadığını, bilakis insanımızın özüne sirayet etmiş, yüce milletimizin karakterini şekillendiren unsurlardan biri olduğunu böylece dilimizde türkü olup kendi gök kubbemize yayılmış en ciddi bir hakikat olduğu neticesine varırız. İşte bu haseple, evvelen zikrettiğimiz üzere misak-ı milli dâhilindeki yurdumuzu “bir vatan kalbinin attığı yer” olarak dimağlarımıza ve gönüllerimize nakşetmekle beraber, Türk çocuklarına vatan kavramı anlatılırken meselenin bu kısıtlı bakış açısıyla ele alınmasının sakıncalı olduğu kanaatindeyiz.
Zira aynı anlayış değimlidir ki; evlatlarına tarih kitaplarında Harb-i Umumi’yi anlatırken, “Biz batılılara mağlup olduk ve dolayısıyla balkanlardaki topraklardan çıkıp kendi(!) yurdumuza geri döndük” diyen… O vakit bu çocukların bir gün sorması icab etmez mi; “peki bizim yurdumuz neresidir?” Evet, malum zevatın yenildik ve bırakıp kendi yurdumuza döndük diye bahsettikleri topraklarda Belgrat, Plevne, Musul ve Kerkük de bulunmaktadır. Tarihi tekâmülü kitaplarında bu şekilde okuyup ta, sonra Plevne türküsünü dinleyen Türk çocuğuna bu çelişkiyi nasıl izah etmeli? Yahut daha kestirmeden şu sualin cevabının peşine düşelim; biz bu çelişkiyi kendimize nasıl izah ediyoruz ki evladımıza anlatalım? Hasbelkader biz devr-i tarih neticesinde Edirne’ye değil de İstanbul’a kadar çekilmiş olsaydık? Hafazanallah malum iştiyak-ı küfrü İstanbul’da da durduramayıp garbî hududumuzu daha doğuda çizip, İstanbul’u da ehli küfre bırakmak mecburiyetinde kalsaydık bu durumu bugün tarih kitaplarımıza nasıl yazacaktık? Müsaadenizle cevabını bu fakir versin; Ege Adalarımızı nasıl yazmışsak aynen öyle… Ve şunu da ekleyelim ki hiçte yüzümüz kızarmazdı. Hem canım efendim esef duymaya ne hacet, biz Şehr-i Stanbul’u küffar-ı Rum’dan alalı daha ne kadar zaman oldu ki…
Arzu ederseniz bu farazi tarihimizi tahayyüle daha ziyade devam etmeyelim, zira bu işin akıbeti ancak Ötüken ormanında son bulur. Bu hususta fikriyatımız yanlış anlaşılmasın, lakin Türk gibi cihangir bir millete vatan mefhumunun bu şekilde eksik ve yanlış anlatılmasının, bilhassa gelecek nesiller üzerinde, sebep olacağı vahim neticeler gün gibi aşikârdır. Ancak biz eğer tarihi hakikatlerden korkmadan Türk gelenek ve hassasiyetlerinin gereği olan sağlam bir vatan telakkisini milli tedrisatımıza kadar yerleştirebilirsek; gelecek nesiller Kıbrıs ellerinden çıktığı vakit, Diyarbakır’ı kaybettikleri vakit yahut ülkenin bölünmez bütünlüğüne karşı herhangi bir tehlikeye karşı kendilerini haklı görecek hissiyattan yoksun kalmayacaklardır. Malik oldukları vatan telakkisi sayesinde direnecekler ve derin tarihimizden güç alarak vatan kavramını kutsal bir emanet olarak her çağda taşıyıp, savunup, geliştirebileceklerdir.
Bu husus elzemdir zira Malazgirt’ten beri Türk’ü doğuya, geldiği topraklara, geri sürmek iştihasındaki garp dünyası bu gayesindedir vazgeçmiş değildir ve ebedî müddette vazgeçmeyecektir. Biz millet olarak bunun en açık timsalini göreli henüz 85 yıl oldu ve bu sebeple hafızamızda, acılarımızda pek tazedir. Fikriyatımızdan hâsıl olacak neticenin asla askeri yayılmacılık olarak anlaşılmasını murad etmeyiz. Mevzuu bahis topraklarda hâlihazırda iyi yâda kötü, doğru ya da yanlış, bağımlı ya da bağımsız olsalar da çeşitli devletler devletçikler kurulmuştur ki biz bu devlet ya da devletçiklerin toprak bütünlüklerine –stratejileri milli menfaatlerimizle alenen çelişmediği müddetçe- saygılıyız. Lakin meramımız odur ki; milletimize, birbirimize ve bilhassa çocuklarımıza vatan gibi Türk’ün mukaddes değerlerinden birini anlatırken milli şuurumuzu, bu şuura sahip milletimizin yazdığı tarihimizi ve dünyanın dört bir yanında bıraktığımız maddi manevi muazzam eserlerimizi görmezden gelmeyelim. Sanki bunların hiçbirisi yokmuş ya da hatırlamak, yâd etmek ayıpmış gibi yok sayarak mukaddesatımıza küfretmeyelim. Plevne’de Gazi Osman Paşa’yı, Mısırda beyaz atlı Yavuz Sultan Selim Han’ı divan-ı mahşerde iki elleri yakamızda kendimizden davacı etmeyelim. Velhasıl-ı kelam Türk Vatanından bahsederken en azından türkülerimiz kadar yürekli olalım.