Utanç - J.M. COETZE / Kültür - Sanat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ocak '09

 
Kategori
Kültür - Sanat
 

Utanç - J.M. COETZE

Utanç - J.M. COETZE
 

Coetze'nin o muhteşem kitabının kapağı


Beyaz adamla siyah adamın mücadelesi, sömürge yıllarından bu yana hem Osmanlı nedeniyle kültür ve günlük hayatımızın, hem de dünya edebiyat gündeminin temel konularından biri olagelmiştir. Ama sonrasında özgürlükler merkezinde dönüp durarak kendisine Kuzey Amerika’yı seçmişti. Yaşadık ve geçti diye bakar hale geldiğimiz bir konuyu, yirmi birinci yüzyılın hemen eşiğinde suratımıza, hem de tersten bir baskıyla, Afrika’nın güneyinden çarpan bir rüzgara tutuldum Coetzee’nin “Utanç” adlı romanını okurken. Ama bu kez beyaz adamın yaptıklarının kefaretini ödediğine tanık olmak şaşırttı beni. Üstünlüğün siyahlarda olduğu bir düzenin tanığı olmak, alışılmadık bir anlatım ve tutkunun getirdiği utancın içinde yeşeren pişmanlıkla, ayrı tatta bir varoluş sorunu oluşturuverdi birden zihnimde.

Medeniyet, algılandığı anlamda günlük hayatımızı değiştirse de genlerimize sirayet edememiş bir mutasyondan ibaret kalıyor gibi duruyor. Bazen, insanlığın gerçek ortak değerlerini yitirip, sadece hayvani yanımızı sergilemeye başlayarak, genetik kodlarımızın yönlendirmesine giriveriyoruz. Belgesellerde sıkça izlediğimiz klasik bir dövüş sahnesi vardır; herhangi bir hayvan, dişisiyle çiftleşmek ya da topraklarını korumak için bir rakibiyle ölesiye dövüşmeye başlar. Rakibin ya da ev sahibinin kanayan derisi, parçalanan burnu bize bir heyecan verir. Çünkü onlar sadece hayvandır ve büyük kudretlere sahip biz insanlar, istesek bu kavgayı kökten çözüme ulaştırabiliriz. Hatta doğa üzerinde o kadar etkiliyizdir ki, bu çekimleri gizli yaparız; çünkü hayvanların en vahşisi bile, biz oradayken bir dişi için, bir erkekle kavga etmez.

Oysa bizim durumumuza bakın bir. Yaşamımız, medeniyet dediğimiz kurallar bütününün delinmesi ve zorbalıklara terk edilmesiyle dolu. Vandalizm adını vermeye başladığımız bu hayvansal dürtülerimizi anlamak için gelişmiş, medeni düşünme yöntemlerine gereksinim duymamız ise ayrıca ironik olsa gerek.


***

Profesör Lurie, medeniyetin en gelişkin araçlarından edebiyatın, hem de akademik anlamda duayenlerinden biri olarak, kendi genetik şifrelerindeki hayvani şehvetin kurbanı olarak, öğrencilerinden biriyle birlikte oluyor. Kızın durumu her ne kadar anlaşılamaz gibi olsa da, hocasını ne teşvik ediyor ne de engellemeye çalışıyor. Ama onun üzerindeki, özellikle erkek arkadaşında kimlikleşen toplumsal baskı nedeniyle hocasından şikayetçi oluyor. Herhangi bir koşulda, kendisini savunmaya gerek duymayan, aslında savunacak herhangi bir suçu olmadığını düşünen – belki de işlediği günahın savunulacak bir yanı olmadığını düşünüyordu- biri olarak edebiyatın göçer karakterlerine katılarak, kızının çiftliğine taşınıyor. Orada kendisinin peşinde koşmaya başlayan bir yaşam bulamıyor; aksine kendisi, yaşamın peşinden koşmak zorunda hissediyor kendisini. Şehirdeki gibi tutarlı, düzenli ve en önemlisi de gereksinimlerini, hizmet olarak da satın alabildiği bir yaşamdan, para verse dahi kimsenin umurunda olmadığı bir yaşama atlıyor ve bedellerle karşılaşıyor.

Üstelik, bir genç kıza yaşattığı o “günah” dakikalarının daha vahşi, daha ilkel halini de kızı yaşamak zorunda kalıyor. Modern gerekçelerle anlatılamayacak, açıklanamayacak şartlar nedeniyle, erkekler arasında tam bir bölge ve varlık savaşı yaşanırken, kendisi adamdan sayılmayan profesör, kızını böyle bir kavganın tam göbeğinde buluyor. Ya kendisine tecavüz ederek hamile bırakan erkeğin hareminde yok olacak, ya da tüm varlığını ve tabii çocuğunu ve kendisini, tanıdığı, bildiği, aynı bahçeyi paylaştığı adama teslim edecekti. Verilmesi zor bir kararla karşı karşıya kalındığında, seçim yapmanın ne kadar da zorlaştığı ortaya çıkıyor.

Özellikle de Profesör Lurie, kendi yaptıklarından dolayı utançtan yok olmaya başlamışken, kızının yeniden “medeniyete” geçişi de pek mümkün olmuyor.

Yaşamın gerçeklerine zor alışıyoruz aslında. Ama sonunda, doğamız gereği alışıyoruz yine de. Lurie için de geçerli bu. Güçlüler tarafından istenmeyenin yaşayamayacağını anlayan Lurie, sonunda şartların getirdiği o seçime, dayatılmışlığa gönüllü olarak teslim olmak zorunda kalıyor. Yaşamının ilkelerini görmezden gelmeye başlasa da, aslında yaşamında daha önce asla sahip olmadığı bir gerçeklikle yaşıyor olduğunu duyuyor. Bunun da kendisine verdiği o garip yalıtılmışlık hissinden kopuşu getirdiğini görerek bir an tereddüt etse de, genetik kodlarında kayıtlı o hayvani yaşama tarzını kabulleniyor ve kendi işine yaramayanı yok etmek, bölgesel savaşlara bulaşmak, erkekliğini ispatlamak gibi yollara başvurduğunda, bu ilkel yaşamdan kurtarmaya çalıştığı kızın yaşamının içinde buluveriyor kendisini. Ama sadece bir baba olarak değil, yaşamın içindeki bir birey olarak, mücadele etmek zorunda bırakılan bir erkek olarak. Üstelik de siyahlara karşı mücadele eden beyaz bir erkek olarak.

Zaten romanın çarpıcı tarafı da, beyaz adam ile siyah adam arasındaki mücadelenin, tam bu noktada siyah-beyaz kavgasından, medeniyet-ilkellik kavgasına kayışı oluyor ve vandalizmin uç örnekleriyle yüklü siyahların, nasıl tepki vereceklerini bilmeyen beyazlara karşı tutumu da ayrıca önem kazanmaya başlıyor. Roman, bir başka noktanın altını çizerek mesajını farklı bir yöne taşıyor: Medeniyet, doğallığın işgalcisidir.


***


Yorgun Afrika topraklarında süren bu tartışma, aslında yazarın asıl insanı arayışını karşımıza getiriyor. Acaba genetik kod mu insanlığı belirliyor yoksa öğrenilmiş medeniyet mi? Her ikisinin de olumlu ve olumsuz yönleri olduğu savını ortaya koyan yazarın, gerçek insanı betimleyişi ise sanırım tek kelimeyle muhteşem olarak ifade edilebilir. Sert bir öykü ve kesinlikle çok sert cümlelerle keskin kırılmalar yaşıyoruz ama bir o kadar da net biçimde görüyoruz gerçeğin kendisini. Kendiliğinden çıkan her kavga gibi, yaşamın kendisi de aslında içinde pek çok nedeni ve pek çok sorunu barındırıyor; ve tabii ki pek çok da sonucu. Ve biz insanlar da, yaşamın bir sonucuyuz, var olmanın nedenlerinin izlerini daima içinde taşıyan ama kendisini değiştirmeye, çevresini değiştirmeye çalışan bir nedeniz aynı zamanda. Yaşamdaki pek çok şeyin kendisine bağlı olduğu, değişimin üzerinden yürüdüğü, gerçekliğin bir zaman boyunca yalnızca algılanmaktan öte, uygulanabilir bir gerçek oluşunun da bu değişimin körüklenmesinde büyük etkinliği olduğunu da itiraf etmek zorunda kalıyoruz.

Utanç, gerçekten de bir adamın bünyesinde, medeniyetle doğal koşullar arasında insanı değiştirip insanlığı şekillendirmek için verilen kavganın bir yapı çözümü olarak karşımıza çıkıyor ve okumaya doyulmayan bir başucu kitabı oluveriyor. Bazen sarsıcı ama çokça içe işleyen bir kült kitap.


Değinilen Kitap: Utanç, J.M.Coetzee, çev: İlknur Özdemir, Can Yayınları, 2. Baskı, 2003

 
Toplam blog
: 15
: 584
Kayıt tarihi
: 24.01.09
 
 

1983 İstanbul doğumluyum. Maltepe Kadir Has Anadolu Lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mü..