- Kategori
- Güncel
Ütopik Kent-4

Normal zamanlarda birçok insan adaletsizlikten yakınır. Adalet insanların tek istekleri gibi görünür. Ancak güç kendi ellerindeyken veya irade kendilerindeyse yaptıkları hemen her işe bahane uydururlar. Ellerinde güçle diğer insanlara, canlılara zarar verirler. Bunu yaparken daima bir bahaneleri vardır.
Bir iş yaptıklarında karşılarındaki insan yenilmesi gereken bir hedeftir. Fethedilmesi ivedilikle gereklidir. Ticarette yüksek kar etmek birçok insanın hedefidir. Birileri yüksek kar ederken genellikle diğer taraftakiler tam olarak zarar denmese de yüksek bedel öderler. Bu durum mal pazar düşünce daha da kızışır. Fiyatlar daha da düşer. Limon satan biri ile altın satan biri aslında kabul edilmiş bir fikre göre satış yaparlar. İkisinin hangisinin değerli olduğuna karar verenler genellikle satıcılar değildir. Birisi müşterisini sıcak bir yerde bekler ve asla üşümezken, bir başkası aynı ürünü daha farklı ve zor koşullarda satar. Aslında hangisinin ucuza gittiği veya hangisinin gerçekte değerini bulduğu şüphesiz bir pazarlama stratejisidir. Kimi zaman aynı güneş altında pişen tuğlalar sırf paketlerinden dolayı daha farklı kimliğe ve daha farklı fiyatlara satılırlar.
Ben insanları da kısmen aynı şekilde değerlendiririm. İnsanları ortak yapan değerler bunlardır. Aynı güneş, aynı coğrafya, aynı çevre. Bunu bilen uluslar arası sistemi idare eden çevreler televizyon ve radyo gibi araçları bilgilendirmenin haricinde“tek tip” insan projesi için kullandılar. Belki bu ticaretin gereğiydi, belki de yönetimin. Bu durumda aynı tip programlar aynı formatta aynı insanlara izletilir, çocuklar aynı programları izlerse ve aynı bilgisayar programları izlerlerse neticede aynı şeylerden hoşlanan ve zevkleri aynı olan milyarlar oluşur. Bu durum insanların birçoğunun verdiği salt doğru kararlar olarak düşülemez.
Sonuç itibariyle “ütopik kente” gelenler üzerlerine oynanan oyunun farkına varan, sahte toplumsallığın, rekabete dayalı ancak gerçekte birbirinin bırakın derdiyle ilgilenmeyi birbirine destek olmanın hayatta kalmak için en önemli şart olduğunu ortaya koyanlardır.
İnsanlar, destek olacağını iddia ettiği öz kardeşlerinin mallarının üzerine konmak için can atarken gerçekte adalet istemekle veya istiyor gibi görünmekle yapabilecekleri en büyük sahtekârlığı yapmakla kalmıyor, kendi öz kardeşinin kendisinden bir adım önde olmaması içinden ellerinden geleni yapıyorlar. Babadan kalan üç beş işe yaramaz malı birbirinden almak vermemek üzere dolap üstüne dolap çevirenler başkasından almak, başkasına vermemek üzere neler yapmıyorlar. Kimi bilgin kılığına giriyor, kimi ulema, kimi bilmem ne ala.
Televizyonlar hemen her gün eziyet edenler ve eziyet edilenlerin haberleriyle dolu. Bu haberleri televizyonda izleyen kafası tamamen boş birisi dünyanın ezilmemek üzere ezmek olmasa bile kimseye güvenilmeyecek bir yer olduğunu göstermeye yeter de artar da. Tıpkı bir milyona yakın çalışanı olan eğitim camiasında üst üste on gün boyunca olumsuz haberler söz konusu gruba karşı olumsuz bakış açısı oluşturmak için yeter de artar bile. Oranlanırsa bu bir milyonda sekizdir. Ancak insanlar bunu görmezler. Bir milyonda bir milyon gibi algılarlar.
Milyonlarca insan normal hayatta zehirleniyor. Zehir öyle çaktırmadan veriliyor ki insanın beyni bunu anlamakta zorlanıyor. Kötü örnekler ya içselleştiriliyor, ya da normalmiş gibi gösteriliyordu. Örneğin gazetelerin üçüncü sayfası bilindiği gibi kötü haberlerle doludur. Sürekli bu sayfayı okuyan birisi, birincisi ki en az ihtimaldir ki, bu haberlerin abartı olduğunu düşünür. “İnsan insana bunu yapamaz” der. Ya da “insan neden bu kadar kötü” diye düşünür. Veya “bu haber yalan mıdır” yoksa “gerçek midir, araştırmadan inanmamak lazım” der. Başka bir grup insan habere direk inanma eğilimindedir. Bu eğilim saflıktan da olabilir kötü niyetten de olabilir. Saf olanlar, her sakallıyı dedesi sanmaktadır. Kötü niyetli olanlar da direk olarak şunu düşünebilir “vay bunu ben bile yapmadım, evet ben de kötüyüm ama en azından bu kadar kötü değilim, o halde bu sınıra gelmediğime göre ben hala iyi bir insan sayılmalıyım” Her halükarda insan beyni beyaz bir sayfaya bir iğne batırılmış gibi bu durumdan etkilenir. İnansa da inanmasa da iz kalır.
İnsanların beyinlerinde o tertemiz sayfada yanlış ve yanlı çizikler oluşturmaya kimin hakkı var? İnsanların sahibi olduğunu iddia eden bir takım insanlar bunu düşünerek yaparken, bir kısmı da bunu bilinçsizce yaptığının nereye uzandığını bilmeksizin bunu yapsa da yanlışlıkla hata yapmakla, kastı kasten yapmak sonuçta iz bırakır ve bu iz bir adımdır. Köleliğin başka bir boyutuna atılan sağlam bir adım.
Ütopik kentte buna izin verilmez, dimağlar kirletilmez. Bilerek de bilmeyerek de...