- Kategori
- Anılar
Van, 1964, Husrevpaşa İlkokulu; Geçmiş zaman olur ki,

Husrevpaşa İlkokulu'nda bizimkinin benzeri bir sınıf
Yazmakta olduğum bir şiir beni eski günlere götürdü.
1964 yılında, Van Husrevpaşa İlkokulu’nda 2. sınıf öğrencisiyken yediğim bir tokatı ve sonrasını anımsattı.
Çocukluğumda boyun kaslarımdaki bir sorun nedeniyle boynumun bir tarafı kısaydı. Bu hal zaman zaman çocukların bana sataşmalarına, “boynu eğri” diye dalga geçmelerine neden oluyordu. Yani duyarlı bir çocuktum, çabuk inciniyordum.
Kışla bahar arası bir günde, teneffüs saatlerinin birinde, babamın yeni almış olduğu lastik çizmelerle yağan yağmur nedeniyle okulun önündeki çukura birikmiş olan suların içinde aşağı yukarı gidip geliyor, çizmemin önünden kaçan suların hışırtısı ile mutlu oluyordum.
Seviniyordum çünkü yeni, su geçirmeyen çizmelerim vardı. İçim içime sığmıyordu.
O esnada dışarıda bulunan ve başka bir sınıfın öğretmeni olan siyah pardösülü Mevlüt Hoca beni yanına çağırdı. Gözlerini kısarak ne yaptığımı sordu.
Anlatmaya çalışıyordum ki, beklenmedik bir tokadıyla yere düştüm ve çamurlu zeminde hem önlüğüm, hem de pantolonum kirlendi.
Diğer çocuklar etrafıma toplandılar. Sesini yükseltip onları dağıttı.
Ben yerden kalkıp okulumuzun arkasındaki lavaboların olduğu binaya gittim. Hava da, su da soğuktu. Üşüyen çocuk ellerimle üstümü başımı temizleyebildiğim kadar temizledim. Hem yaşadığım olayın etkisini üzerimden atamadığım için, hem üşüdüğüm için hem de çamurlu üstümü üşüyen ellerimle iyi temizleyemediğim için ağlıyordum.
Ders başladıktan bir süre sonra üstüm başım ıslak bir vaziyette kapıyı çalarak sınıfa girdim.
Sınıf öğretmenimiz, o zamanki Van Valisi’nin kızı Ülkü Üner Hanım oldukça anlayışlı biriydi. Beni fazla kapı önünde tutmadı. Başıyla yerime geçmemi işaret etti. Sessizce geçip oturdum.
Bu olayı hiçbir zaman unutmadım.
Ülkü öğretmen benim işçi çocuğu olduğumu, okulun hemen karşısındaki toprak evde yaşadığımı biliyordu.
Zaman zaman evimize gelir, anneme okulum ve derslerimle ilgili bilgi verir, önerilerde bulunurdu. Öğrencileriyle ilgilenmeyi severdi.
Onu eve getiren nedenlerden biri de “okulda kaybolan çanta” olayıydı.
Benim zamanımda yaşadığım şehir olan Van’da çok katlı bina yok denecek kadar azdı.
İnsanlar bahçeli müstakil evlerde oturuyor, çocuklar bağda, bahçede sokakta, top oynanan alanlarda hareketli bir yaşam sürüyorlardı.
Öyle olunca okulda da yaramazlıklar bitmiyordu.
Yine o günlerin birinde süt saati nedeniyle ilk derste defter, kitap çıkartmamıştık. Hep olduğu gibi okul görevlimiz Emin Efendi elindeki buharı tüten çaydanlıkla içeri girmiş, önlerimize hazır etmiş olduğumuz peçetelerin üzerine koyduğumuz bardaklarımızı sütle doldurmuştu.
Sütler süt tozundan yapılıyor ve dediklerine göre sütler dışarıdan geliyordu. Bir ya da iki dönem balık yağı kapsülleri de dağıtılmıştı.
İkinci derse başladığımızda öğretmenimiz defter ve kalemlerimizi çıkartmamızı istedi. Elimi sıranın gözüne attım, boştu. Çantam yoktu.
Parmak kaldırıp kendimden gayet emin ve kızgın bir şekilde “öğretmenim, arkadaşlar sıramın içinden çantamı almışlar” dedim. Zaman zaman böyle yaramazlıklar, böyle şakalar yapıyorlardı.
Öğretmenimiz birer birer bütün sıralara bakarken sınıf arkadaşlarım gülüşüyorlardı. Çanta yoktu.
“Öyleyse yan sınıftakiler almışlardır öğretmenim” dedim bu defa. Kararlıydım, kesinlikle böyle olduğunu düşünüyordum.
Canım öğretmenim ona da inandı, bizi iki kişi yan sınıfa gönderdi. Çanta orada da yoktu.
Beni de kırmamaya çalışarak “yavrum, evde unutmuş olabilirsin. Nasıl olsa ev okulun karşısı, bir koşu git bak bakayım, orada olmasın” dedi.
Eve ulaştığımda annem karşıladı beni. “Şahap, çantanı almadan mı okula gittin, çantan burada kalmış” deyince utancımdan ne yapacağımı şaşırdım.
Annem bana hep Şahap derdi.
Ders sürerken okula dönemedim. Teneffüs saatinde sessizce çantamı getirip sıramın içine koydum.
O gün de Ülkü öğretmen dersten sonra bir kez daha evimize gelip annemle konuştu.
İlkokul dördüncü sınıfa geçtiğim yıl mahallemizi değişince okulumu da değişmek zorunda kaldım.
Son iki yılımı İrfan Baştuğ İlkokulu’nda tamamladım. Yine şehrimizin tanınmış simalarından biri olan Ali Laleci hocamızın öğrencisi oldum.
Ülkü öğretmenimi bir daha hiç görmedim ama yüreğimin bir köşesinde hep taşıdım. Buna karşılık sonraki yaşamımda Mevlüt Hocamızla birkaç kere daha karşılaştık.
Aslında o da iyi bir insan, iyi bir hemşeriydi. İnsanlarla ilgilenir, çoğu Vanlıyı da tanırdı.
Okulda bana o tokadı atarken eminim ki çamura düşeceğimi ve durumu bu kadar içselleştireceğimi hesap edememişti.
Lise yıllarımda bir şiir yarışması nedeniyle yeniden karşılaşmıştık.
O da gerçekten başka bir hikâyeydi.
Mevlüt Hocamız şimdi aramızda değil; kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.
Kendisi de gerçekten ülkü sahibi olan, öğrencileriyle birer birer ilgilenen Ülkü Üner Öğretmenimle kendisinden çok şey öğrendiğim, ilk şiirimi yerel gazetelerin birinde yayınlatan Ali Laleci öğretmenime sağlıklı, mutlu, uzun ömürler diliyorum.
Diğer iki öğretmenimle gelecekte yeniden karşılaşmayı ümit ediyorum.
05.07.2017
13:39