- Kategori
- Siyaset
Vatandaşını adam yerine koymayan devlet!

Kadıköy merekezde, otobüs duraklarında her gün bu türden sayısız örnek yaşanıyor malesef!
Bu akşam 18.15... 21A kodlu belediye otobüsüyle, Kadıköy'den Kartal'a gitmek için, sıraya giriyorum... 18.27... Hemen önümde duran, tezcanlılığı her halinden belli, kısa kumral saçlı, orta boylu, kulakları küpeli, 25 - 26 yaşlarında genç adam; saatine baktı... " İyi!... Harekete 7 dakika kalmış! " 18.38... Bir belediye otobüsünün durağa yanaştığını gören kuyruktakiler; hayli sevinçli... Taaa ki, araç şoförünün, " Bu otobüs, 19.00'da hareket edecek." cümlesini duyana kadar.
Otobüsün 19.00'da hareket edeceğini öğrenen, hemen önümde duran, sabırsız adam, birkaç dakika daha konuştuktan sonra, sırayı terkedip gitti. Tahmin edeceğiniz gibi, onunla birlikte birçok kişi...
Hemen bir iki sıra önümde duran, 35 yaşlarında, orta boylu, esmer, etine dolgun, güleryüzlü, güzel yüzlü, sevecen kadın; bir, iki yanında duran özürlü çocuklarına baktı, bir, arkasında duran kalabalığa... Ve sakin kalmaya çalışarak söylendi: " Ama bu haksızlık!... "
Çocukların ikisi de erkek... Biri 7 - 8, diğeri 13 - 14 yaşlarında... Annelerinin ellerinden sımsıkı tutmuş, olan bitenden habersizler... Bir elinde çocuklarının özürlü kartlarını tutan o sabırlı, o şefkatli kadın, diğer eliyle de onların yüzlerini okşamakta... Evlatlarıyla sıcacık güleryüzüyle şakalaşırken, sonsuz ilgi ve şefkat göstermekte... Beklerken canları sıkılmasın, huzursuzlanmasınlar diye...
Boşuna mı söylemişler: " Anaların hakkı ödenmez! " diye? Annenin haline, çaresizliğine, çocukların hiçbir şeyden habersiz masumiyetenine baktıkça; gözlerim doldu... İçimi inanılmaz bir isyan duygusu kapladı. Hadi biz neyse de... O iki masum çocuğun suçu ne?
Hızlı adımlarla hareket amirliğine yürürken, içimden : " Bakalım şimdi ne mazeret uyduracaklar? " diye söylenmekteyim kendi kendime...
Durumu anlatıp: " Az önce gelen otobüsün saati değiştirilerek yolcuların yola çıkabilmeleri mümkün müdür acaba ? " mealinden sorduğum sorumu, görevli memur, şöyle cevapladı: " 18.20'de hareket etmesi gereken otobüsü, Taksim'e giden polisler, görev aracına çevirdi. Gezi Parkı olayları çıktığından beri ortalama 1500 aracımız polisimiz tarafından bölgeye personel taşımak amacıyla kullanıldı. Yaşanan aksaklıkların temel nedeni bu. "
Bunları anlatan görevlinin, duraklarda yaşanan olaylardan bir hayli üzüntülü, fazlasıyla rahatsız olmuş halini görünce, bütün hırsım geçti... Adam, söze dökememiş olsa da, vatandaşın düştüğü mağduriyetten belli ki çok rahatsız olmaktaydı... Ve ne yazık ki, bu durumda, elinden bir şey gelmeyeceğine inanmış ya da inandırılmıştı.
Adamı kendi haline bırakıp, duraktaki sırama dönerken, olan biteni düşünmeye, anlamaya çalışıyordum.
Ne yani? Polis Taksim'e, Gezi Parkı'na müdahale edecek diye, zaten sayıları çok yetersiz olan belediye otobüslerini mi kullanmak zorundaydı? Hem de o araçlara en çok ihtiyaç duyulan saatlerde...
Polis, belediye otobüsleri yerine zabıtanın, askeriyenin araçlarından faydalanamaz mıydı?
Canı her istediğinde askeri kışlalara ellerini, kollarını sallaya sallaya girenler! En hayati konuda, vatandaşın can güvenliğini sağlamak için, Türk Askeri'nden, Türk Ordusu'ndan neden yardım istememişti? Ya da hangi kaygı ve hesaplar böyle bir yardımı istemekten onları alıkoydu?
Canı her istediğinde elma, armut toplar gibi subay, astsubay, uzman erbaş toplayanlar! Onlara en çok ihtiyaç duyulan anda, acaba neden kışladan yardım istemeyi akıl edemedi; akıl edebildiyse bile, hangi çekinceyle, hangi gerekçeyle askeri araçlar yerine halkın ulaşımına ayrılmış belediye araçları kullandı?
Bence bu tercihin en temel nedeni, İstanbul Belediye'sini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetenlerin, vatandaşını adam yerine koymamasıydı. Vatandaşın uğrayacağı mağduriyeti önemsememesi, çok da ciddiye almamasıydı.
Bu ülkede, her devir kendi mağdurlarını yaratıyor malesef! İktidarı her elegeçiren, vatandaşına, ülkesine canının istediği gibi davranabileceğini sanıyor. Sanki gitme günü hiç gelmeyecekmiş gibi!...
Elbet gün gelir, devran değişir. Elbet gün gelir, bugün bunca mağduriyeti yaratanlardan, yaptıklarının hesabı tek tek sorulur.
Ancak her ne kadar bu ülkede herkesten her yanlışının hesabının sorulacağına yürekten inanıyorsam da... Her seferinde, olan vatandaşa oluyor; sanki değiştirilemez mutlak bir kadermiş gibi...
Vatandaşını adam yerine koymayan ceberrut devlet anlayışı; iktidarlar değişse bile, hep aynı sevimsiz, hep aynı umursamaz tavrını takınıyor; yönetmek için vekaletini aldığı insan topluluğuna... Sahip olduğu vekaletin geçici olduğunu unuturcasına...
Peki bunca yaşananda vatandaşın hiç mi suçu yok? Acaba halk, kendisini yönetecekleri seçerken; yeterli bilinç ve ciddiyeti gösteriyor mu? Yönetme yetkisi verdiklerini yeteri kadar ve hakkıyla denetleyip, gereğinde yanlışlarının hesabını sorabiliyor mu onlardan?
" Her millet hak ettiği gibi yönetilir. " düşüncesi doğruysa eğer... Esas suçlu olan kim? Aldığı vekaletle milleti yönetemeyenler mi yoksa o vekaleti ehil ellere vermeyen, veremeyenler mi?
Bu ülkede devlet, vatandaşını adam yerine koymuyorsa, bu durumun suçu kimde? Kendisi izin vermediği sürece kimse kişiye istemediği gibi davranamayacağına göre, suç, sorumluluk, yöneten zihniyette mi yoksa kendine koyun muamelesi yaptıranda mı?
Vatandaş, böyle bir muameleyi hak etmemişse; adam yerine konmayacak bir tavırsızlığı, omurgasızlığı kendine yaşam biçimi edinmemişse, yeryüzünde hangi devlet onu görmezden gelebilir? Vatandaşın vatandaş gibi yaşadığı, davrandığı hangi devlet vatandaşını adam yerine koymaktan imtina edebilir?
Karar ver! Suç, sende mi yoksa seni yönetende mi? Ne demiştik? Sen izin vermediğin sürece, kimse sana istemediğin gibi davranamaz. Unutma!
Not: Yazıda kullanılan görsel internetten alınmıştır.