Yakup öğretmen / Eğitim / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Aralık '06

 
Kategori
Eğitim
 

Yakup öğretmen

Öğleden sonra saat üç civarı. Çocuklar dağılmadan okula ulaşabilseydik bari diyorum. Öyle de oluyor "netekim". Tam pencerenin önüne vardığımızda içeriden öğretmenin sesi duyuluyor: "Çocuklar, savaş çok kötü bir şeydir. Öyle kötü bir şeydir ki, çocukları babasız-yetim, anaları çocuksuz-evlatsız, kadınları kocasız-dul bırakır. ..." Bunları duyunca yanımdaki öğretmene, oturmasını işaret ediyorum ve oturuyoruz okulun kaldırımına.

Öylesine duygulu, öylesine içten anlatıyor ki dersini öğretmen, "Biz geldik" deyip, ne okula, girebiliyoruz, ne sınıfa. Ne de dersi bölebiliyoruz. Böylesine güzel anlatan bir öğretmenin dersi -anlatılanlar güzel olmasa da- bölünebilir mi? Bölünemez herhalde. Biz de bölemiyoruz zaten. Bırakalım, dersi bitirsin, çocuklar dağıldıktan sonra da "yönetim teftişi" yapabilirim, diyorum ve birkaç dakika sonra çocuklar okul kapısından (dış kapıdan) çıkmaya başlıyor. Biz de dinlenmiş oluyoruz bu arada.

Çantaları ellerinde çıkan öğrencilerden biri bizi görünce, hemen içeriye haber vermeye koşuyor ve "Öğretmenim, müfettişler gelmiş" diyor. Öğretmen geliyor hemen ve "Hocam hoş geldiniz"diyerek bizi içeriye alıyor. "Hocam, isterseniz çocukları çağırayım da teftişinizi yapın" diyor. Hayır, biz ders bitmeden önce okula ulaştık, fakat dersinizi bölmek istemedik. Öylesine güzel anlatıyordunuz ki, sanki anlatmıyor da, savaşı ve sonuçlarını yaşıyordunuz, dersinizi bölmeye kıyamadık, onun için dersin bitmesini bekledik" diyorum. Teşekkür ediyor Yakup Öğretmen. Bu arada, yanımdaki komşu köyün öğretmenleri, "Hocam biz ayrılabilir miyiz artık?" diyerek izin istiyorlar ve hızlıca hareket ediyorlar köylerine doğru.

Çocukları göndermesini, "ders teftişini" yarın yapacağımı söylüyorum. Bugün yönetim defterlerini, dosyaları, mevsim ve tarih şeridini, diğer basılı levhaları ve genel durumu inceliyorum. Nelerin, nasıl yapılması gerektiğini anlatıyorum. Genel durum olarak, temizliğin iyi olduğunu, yönetim defterlerinin usulüne göre tutulduğunu, ecza dolabının bulunduğunu ve içinde ilaçların olduğunu, kitap dolabının bulunduğunu ve içinde yeterli derecede kitap olduğunu, ünite köşelerinin düzenlendiğini, müdür odasının düzenli ve temiz bulunduğunu, stajyerlik dosyasının hazırlanmakta olduğunu, sürekli devam eden 37 öğrencinin bulunduğunu, yedi öğrencinin ise sürekli devamsız olduğunu, Teftiş Defterime not ediyorum. Ayrıca, her sınıfta kaç öğrenci bulunduğunu gösteren kısım ile kimlik bilgilerini içeren soruların cevaplarını da kaydediyorum defterime. Sayfanın başına da, 26 Nisan 1988 diye, not düşüyorum. Bu işler bir saati aşıyor ve "Kalanını yarın tamamlarız" deyip okuldan çıkıyoruz.

Köye doğru yürürken, "Buralara, kolay gelmedik, kar tepeleyerek geldik, Yakup Öğretmen. (Bu yollar, Opera-Kızılay arasındaki yollara hiç benzemiyor Safinaz.) Ayrıca, sabahtan beri de yoldayız. Bugün 26 Nisan olmasına rağmen, güneş görmeyen yerlerde hala kar var" diyorum. Köye yaklaşınca, yükseklerden gürül gürül akan bir suyu, biraz daha yaklaşınca, kaplarına su doldurup götüren kadınları ve suyun alt tarafında, tahtadan yapılmış küçük bir barakayı görüyoruz. "Bu suyun tadı çok güzel, çayı da çok güzel olur hocam" deyince Yakup Öğretmen, ben de, "Akşam görürüz" diyorum. Gülümsüyor Yakup Öğretmen. Biraz daha yaklaşınca, "Bu baraka da, köyün genel ayakyolu, hocam", diyor. Bu gördüğüm ayakyolu, gezdiğim köylerde gördüğüm tahtadan yapılmış ve suyu olan ilk ayak yolu. Herhalde köyün çevre sorunu da yok.Çünkü su çok güçlü akıyor.

Okulda, biraz sonra çıkacağız diye, ateş yakmaya gerek duymamıştık ama, yürüdükçe üşüyoruz sanki. Çünkü güneş batıyor artık. "Lojman köyün içine, okul dışına yapılmış. Niçin lojman da köyün dışına yapılmamış", soruma Yakup Öğretmen, "Köylüler, öğretmen köyün dışında korkar, oturamaz, demişler ve buraya yaptırmışlar" diyor. Lojmana girdiğimizde, ilk işimiz sobaya odun atmak oluyor. Sonra akşam için yemek hazırlıklarına başlıyor Yakup Öğretmen. Bu işi hiç de yüksünmeden, üstelik zevkle yapıyor. Diğer öğretmen arkadaş yardım ediyor. Yemekten sonra da, tatlı yerine lokum ikram ediyor bize. Bu lokum, bu dağın başında ne geziyor deyince, "Bu yaz evleneceğim hocam, kuvvetlenmem gerek" diyor. Biraz gülüyoruz. Diğer öğretmen, "Ben de nişanlıyım, benim kuvvetlenmem gerekmez mi" diyorsa da, onunla ilgilenmiyoruz pek. "Sen önce atamanı yaptır, sonra bu işleri düşün, ben gelecek sene burada yokum" diyor Yakup Öğretmen. Çay içerken derin sohbetlere başlıyoruz:

"Biliyor musunuz, benim ilk öğretmenim de Samsun Ladikliydi. Adı da Yalçın Korkut idi. Çok güzel resim çizer, taştan heykel yapar, eline geçirdiği kamışlardan kesik uçlar yapar, bunlarla da blok yazılar yazardı. Okulun koridorunu ve dersliğin duvarlarını atasözleri ile doldurmuştu. Bir de Atatürk büstü yapmıştı koridorun sonuna. Yalçın Öğretmen bizi bolca ders gezilerine götürür, hem oynamamızı, hem doğayı tanımamızı sağlardı. Gezilerde fotoğraf gibi resimler çizer, gösterdiği hünerlerle bizi kendine hayran bırakırdı. Yalçın Öğretmenin, kırmızı kiremitlerden ekmek fırını yapmak, hamur yoğurmak, fırında fırıncılar gibi ekmek pişirmek, rahat su içebilmemiz için tahtadan kalıp çakarak havuzlu bir çeşme yapmak, gibi özellikleri de vardı. Sadece bunlardan ibaret değildi Yalçın Öğretmenin özellikleri. Köylüye işlerinde yardım eder, özellikle köylerin gelişmesi konusunda bazı projeleri başlatmak isterdi. Örneğin, evlerin toprak tabanlarının betona dönüştürülmesi sırasında birçok evde, toprağı kazmış, taşları döşemiş, harcı karmış, ustalık da yapmıştı. Bizim evde ise, biraz daha farklı olarak inşaat amelesi gibi çalışmıştı. Yalçın Öğretmen bunlarla da yetinmez, dersten arta kalan zamanının çoğunda babamın yanında demir, boya-cila işleriyle uğraşır, tüfeklerin üzerine işleme yapardı. Daha da önemlisi, bu işleri yaparken dersini hiç aksatmazdı. Ladikliler benim gözümde işte böyle öğretmenlerdir. Umarım ne demek istediğimi anladın, Yakup Öğretmen" diyorum. Sohbete ara verince, Yakup Öğretmen ayağa kalkıyor ve duvarda asılı duran fotoğraf makinesini alıp kılıfından çıkararak, "Birkaç poz fotoğraf çekebilir miyiz?" hocam, diyor ve flaş patlıyor. Biraz daha sohbet ettikten sonra, bugün çok yorulduk, yarın devam ederiz, diyerek yatma hazırlıklarına başlıyoruz.

İkinci gün koşturmadan, rahatça teftiş ediyorum Yakup Öğretmen ile ev arkadaşı öğretmeni. Bu öğretmen de başarılı. Boş durmamışlar dağların başında. Ellerinden geldiğince birşeyler yapmaya gayret etmişler. Başarmışlar da. Akşam yemekten sonra, rehberlik çalışmalarına başlıyoruz ve uzunca bir süre eğitim-öğretim üzerine konuşuyoruz. Bu arada, yaklaşmakta olan bayram tatilinde Yalçın Öğretmenime elden vermesi için bir kart yazıyorum ve selamlarımı, saygılarımı iletmesini söylüyorum.

Sabah oluyor ve çantamı toplarken Yakup Öğretmene, "İki gün misafirin olduk. Bize yemek verdin, hizmet ettin. Çok teşekkür ediyoruz. Hakkını helal et, Allah’a ısmarladık" diyorum. O gülümseyerek, "Hocam, bana öyle geliyor ki siz bu akşam yine burada misafirimsiniz" diyor. "Böyle deme Yakup Öğretmen, benim daha gidecek birçok köyüm ve o köylerde teftiş edilecek birçok öğretmenim var, üstelik bu öğretmenlerin çoğu stajyer, mutlaka ziyaret edilmeleri gerek" deyince O, "Bilmem hocam bana öyle geliyor işte" diyor. Tekrar vedalaşarak düşüyoruz yola diğer öğretmen arkadaşla.

Sürekli dağlara tırmanarak bir saat sonra gideceğimiz ilk köye varıyoruz. Teftişi bitirip, hemen diğer köye geçiyoruz. Bir saat kadar yürüdükten sonra okula varıyoruz. Biraz dinlendikten sonra, başladığım teftiş, rehberlikle sonuçlanıyor. Gideceğimiz yol hakkında bilgi alıp, hava kararmadan sürekli çalışır durumda iki-üç dolmuşu olan köye varabilmek için hemen yollara düşüyoruz. Sürekli indiğimiz için yorulmuyoruz fazla. Ve en büyük engel, suyu bol bir dere çıkıyor karşımıza. Şurada bir köprü olacak, oradan geçeceğiz karşıya diyor, öğretmen arkadaş. Kısa bir arayıştan sonra köprüyü buluyoruz. Buluyoruz ama, bu köprü bildiğimiz köprülerden değil. Sekiz-on metre uzunluğunda bir merdiven karşıdan karşıya uzatılmış sadece. Köprü yüksekte, su güçlü ve derin. Ayrıca, merdiven köprünün ağaçları çok ince. Bu da yetmiyormuş gibi, hafif çişeleyen yağmur köprüyü ıslatmış. Bu köprünün basamaklarından kaymadan geçmek için cambaz olmak gerek. Birkaç dakikalık incelemeden sonra, ikimiz de bu köprüden geçemeyeceğimize karar verip, dereyi izleyerek hem köye doğru yürüyoruz, hem de derenin sığlaştığı bir yeri arıyoruz. Eğer bulabilirsek karşıya geçeriz, bulamazsak köyümüze döneriz, diyoruz. Öyle de oluyor. Tam derenin sığlaştığı bir yerde sabah ayrıldığımız köye yaklaşıyoruz. Gerek kalmıyor karşıya geçmeye. Bugün de yeteri kadar yorulduk, yağmur da atıyor, üstelik vakit de geç oldu, köyümüze dönelim, diyorum ve tekrar köyümüze dönüyoruz.

Yakup Öğretmen yine bizi karşısında görünce, "Tekrar hoş geldiniz hocam" diyor ve sadece gülümsüyor. Başka hiçbir şey söylemeden yemek hazırlığına başlıyor. Biraz dinlendikten sonra, "Bugün de burada misafir kalacağımızı nereden bildin Yakup Öğretmen" deyince, "İçime doğdu hocam" diyor.

 
Toplam blog
: 425
: 3089
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..