- Kategori
- Öykü
Yallah şoför yallah!

Uyku… Uyku… Uyku…
Sabahları okula gitmek için uyandığımda hep aynı işkenceyi çekerdim. Vücudum bütün itiş güçlerini çalıştırıp yataktan çıkmaya çalışırken, sıcacık yatağım bir balçık gibi bedenimi sarıyor ve derinliklerine biraz daha çekiyordu. O derinliklerde kaybolmayı çok istesem de yapmam gerekenin bu olmadığını uykulu halimle bile idrak edebiliyordum.
Yine bir sabah bu itiş-çekiş kavgasının sonunda yatağımdan aheste aheste kalktım. Bilseydim başıma gelecekleri yatağımdan çıkar mıydım hiç. Okula gitmek için bütün hazırlıklarımı yapıp-ve her zamanki gibi geç kalarak- koşa koşa evden çıktım.
Balık istifi olan otobüslerimize binmek için büyük bir gayret sarf ettikten sonra nihayet otobüsteydim. Okula geç kalmayacağıma mı sevineyim balık(!) olduğuma mı üzüleyim bilemedim. Durulan her durakta şoförün sesi duyuluyordu: “Sağlı-sollu ilerleyim lütfen. Ben görüyorum arka tarafta boşluk var.” Biz de şoförün dediklerine uyup onun gördüğü ama bizim göremediğimiz boşluklara, sağı-solu kapatanlardan müsaade isteyerek ilerledik.
Nihayet benim gibi zayıf bir balığa(!) yetecek kadar-tabiri caizse- bir delik buldum. Geçer miydi o zaman? Gözü çıksındı şu öğrenciliğin… Tamam, toplu taşıma araçları çok güzel. Ama bu kadar da toplu taşınmaz ki canım…
Bir pencere açılsa da temiz nefes alsak, diye içimden geçirirken bacağımda bir sıcaklık hissettim. “N’oluyor be?” dedim içimden. Birçok kişiden taciz olaylarını-ki bana göre şehir efsanesiydi- hayretle ve şaşkınlıkla dinlerdim. “Nasıl olurdu canım, bir insan böyle bir şeye nasıl cüret ederdi o kadar kalabalığın içinde?” Akıl işi değildi. İnanmadığım bir durum şimdi benim başıma mı geliyordu?
Bu düşünceler zihnimden hızla geçerken bacağımda tekrar sıcaklık hissettim. Otobüsün ani frenlerinde dokunma hissinden daha fazlasını hissediyordum. Etim sıkıştırılıyordu sanki. Yerimi değiştirmek için çaba gösterdim fakat nafile. Bir santim dahi ilerleyememiştim. Tam aksine biraz daha sıkışmıştım sanki. Sıkışan bedenim miydi yoksa karşılaştığım durum karşısındaki ruhum muydu çözemedim.
Arkama dönüp hırsla baktım nasıl bir yüzle karşılaşacağımı bilemeden. “Ummadığın taş, baş yararmış.” diye boşuna dememişler. O temiz yüz, güzel gözler ve arsız arsız gülümseyen dudaklar… Ne sanıyordu bu kendini? Yok, yok bir şey yapmalı, bir çare bulmalıydı. İneceğim yere de çok vardı ve aksi gibi inip taksiyle gidebileceğim para da yoktu cebimde. Annemin sözünü dinlemeyi öğrenseydim bu duruma katlanmak zorunda kalmazdım.
Sert bir dirsek attım. Bundan anlardı herhalde. Biraz bekledim. Sanırım olmuştu. Bir şey hissetmiyorum derken bacağımda yine aynı sıcaklık. Tahammül sınırlarımı zorluyordum. Sabrımın son damlası damladığında, arkamı dönüp esaslı bir tokat indirdim. Zaman durdu sanki. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışır gözlerle bize bakıyordu. Hayret ve şaşkınlıkla…
“Yeter be!! Sen kendini ne sanıyorsun? Terbiyesiz…”
Durumun verdiği sinirle sıcaklığın bacağıma hala temas ettiğini fark edemiyordum. Başımı indirdim ve annesinin eteğini çekiştiren küçük çocuğu dehşetle gördüm.
“Anneee! Baksana… Abla abiye nasıl vurdu…”