- Kategori
- Deneme
Yalnızca bir nefes

Nefessiz koşmak, çabuk yorulmak, yolun yarısında kendini sormak, başkalarının gördüğünü kendin zannetmek, kendinden ne kalacağını merak etmek insan doğası. Cevap mı; silik bir imzanın yayılmış mürekkebi, yakamızdan düşen bir iğne, adımız geçtiğinde yüzü düşen bir dost kalacak bizden geriye, yarım bir nefes belki de. Bir gülüş belirir belki, mutlu bir anı yakalayan küçük bir karede, adımız bir şarkı duyunca hatırlanır dost meclislerinde. Adımız dilde bir söz, gözde bir yaş kalacak, ne azını um, ne fazlasını bekle, birkaç kıssadan hisse cümlesinde geçeceğiz, fazlasıyım diye sevinme. Yaz kış avare gezdiğimiz dervişliğimiz cevaplara kavuşamayacak, dergâhsız dervişler olarak mekânsız, zamansız koşacağız hayalin derinliklerine. Hırslarımız unutulacak, yarın çok uzunmuş gibi tükettiklerimiz yarın geldiğinde değersizleşecek, yine de son hız koşmaya devam fanilik mertebesine.
Anladığımızda çok geç olacak, her şey gibi eskidiğimizi, kendimize yeniler yaratmak için çok az vakit kaldığını göremeyeceğiz. Hepimiz garantisi olmayan yarınlarımızı garantiye almak için koşuşturuyoruz, peki ya yoksa, değer mi her gün onlarca hayalin peşinde başkalarının sırtında gittiğimiz yarışlara? İçinde zuhur eden telaşsızlığa kulak ver, sen adımlarını hızlandırırken içinde yavaşlaman için yalvaranı duy. Yeter artık bunca yarış, dünyanın onca hevesinden ne kalır, gün gelip sorsa bir bilen yolun nereye diye gittiğin yolu bilebilecek misin? Ben anlattığımda insanlar gülümsüyor sadece, başka bir ad konulamıyor bende ki yarınsızlık hadisesine. Yorulmak değil bu, bunca amaçsızlığın arasında gerçeğin iki elimizin arasında olduğunu görmek veya asıl ihtiyacımız olanın biraz nefes almak olduğunu fark etmek sadece. Nefes almaktır, nefsini gömüp içinde boş bir mezara son bir duayla içine hayat çekmek meselesi, nefessizliğin doruklarında yaşanan çaresiz hayatlarımızı soyunup biraz huzur giyinme hevesi. Daha fazlası değil zaten yaşamak dediğinin gereği.
Sonsuz olmanın tek çaresi kendini bulmaktır, günün göz kapakları ağır ağır açılırken yakalayıp gurubu kendine ait bir renk seçebilmektir kırmızıdan. Güneşin uyku mahmurluğunda sevebilmektir birşeyleri, başka nerede bulunur kırmızının derinlik sarhoşluğu. Her yıkımın ardından sımsıkı yere basıp kendini tutup kaldırmak gerekir, yoksa nerde kalır kırmızının inatçı tutkusu. Guruba bakmamış insanlar bilemez aydınlıkla karanlığın nasıl savaştığını, gecenin teslimiyetinde gökte açılan bıçak yarasını. Bundandır kendini arayan insanların yaralarını sevmemesi. Kan kızıllığında yarasıyla övünen günün, insanın yalnızca kendisine sebep olması. Kendi cumhuriyetine kafa tutan bedenleri hangi güç ıslah edebilir kendinden başka… Kendine bak, yarınları ceplerinde sanan zavallıyı gör heveslerinde, bulamazsan şaşırma nefes almayı öğrendiğinde çıkacaktır tüm senler huzuruna.
Tan vakti uyan, o vakit hırslarını as bir askıya, dolabının ücra bir köşesinde beklesinler bir daha gelmemesini umut ettiğim seni. İpek bir huzur at omuzlarına, telaşlarını unut, ne de olsa nefessiz koşamazsın saatlerce. Önce nefes almayı baştan öğreneceksin acemi cambaz, kolay değil yaşamak, kolay değil bu nefesle yol almak. Yavaş adım atmayı öğren, yetişmen gereken yer senden başkası değil, bu saatten sonra. Ben mi, ben şimdi kendime yürümeye çalışıyorum, yolum kendimden öte değil yaniyalnızca kendime koşuyorum, yalınayak, omuzlarımda ipekten bir şal. Kırmızı ensevdiğim renk şimdi, her sabah gurupta gözlerim, sen mi bana kalırsa bu yoldasen de bir nefes daha kal…