- Kategori
- Siyaset
Yargıçlar adaletin güvencesi mi yoksa rejimin bekçisi midir?

Egemenliğin Temeli ADALET, Sahibi MİLLETTİR
Devletin üç temel işlevinden biri olan "yargı", genel olarak, özel kişiler arasında veya özel kişilerle devlet arasında ortaya çıkan hukuki uyuşmazlıkları nihai olarak çözme konusundaki bağlayıcı yetkiyi ifade eder.
Yargı organları olan mahkemeler bu işlevi hukuk kurallarını somut durumlara uygulamak suretiyle yerine getirirler.
Mahkemelerin görevi kural koymak olmayıp, yetkili organlarca konmuş olan kuralları somut durumlara veya uyuşmazlıklara uygulamaktır. Mahkemeler yasama organı tarafından yapılan kuralları uygularlar.
Yargıç hukukun ne olduğunu söyleyebilir ama yasaları yapamaz, kural koyamaz yani hukuk yaratamaz, hukuku değiştiremez.
Yargıç hukuk normlarını somut durumlara uygulayarak verdiği kararla o konuda hukukun ne olduğunu otorite olarak söyler.
Yasa kuralının somut durum veya ilişkiye uygulanması için önce onun ne anlama geldiğinin tespit edilmesi gerekir. Bu anlam belirleme veya yorum işi her zaman dışarıdan görüldüğü kadar basit değildir, çünkü "hukuk" dediğimiz kurallar her zaman apaçık veya tek anlamlı değildir.
Hukukun "basit uygulayıcısı" biçimindeki Yargıcın yorumunu bu konudaki gerçeğin tam doğru bir ifadesi olarak kabul edemeyiz.
Yargıçlar anlam veya yorumlar arasından usulüne uygun bir tercihte bulunmak, bir anlamda hukuka/yasaya anlam vermek durumundadırlar. Yargıç bu anlamlandırma sürecinde elbette bilinen hukukî yorum tekniklerinden yararlanır, ama bunu kendi müktesebatını ve fikrî eğilimlerini büsbütün dışarıda bırakarak yapması çok zordur.
Her yargıç hukuk normlarından kendi donanımı ölçüsünde ve bir dereceye kadar da kendi "meşreb"ine, siyasi inancına göre anlam çıkarır. Bu ikinci nokta yargıcın içinden çıktığı toplumsal kesimin, içinde yetiştiği kültürel ortamın ve ideolojik eğilimlerinin etkisiyle ilgilidir.
Yargıcın hukuk-toplum, hukuk-siyaset ilişkisine bakışı yargısal yorumu önemli ölçüde etkiler. Bununla beraber, yargıcın bu hususlardaki eğilim ve tercihlerinin yargısal yorumu etkilemesi, onun bu konuda tamamen keyfi davranmasını ve kurallara münhasıran kendi kişisel anlayışı doğrultusunda anlam vermesini haklı göstermez.
Montesquieu, bundan aşağı yukarı bir buçuk asır önce, yargıcın kendini yasa koyucu yerine koymasının yaratacağı sakıncalara işaret etmişti. Bu, yurttaşların hayat ve özgürlüklerinin keyfi bir denetime bağlı hale gelmesidir.
Hukuk, kamu gücü kullananların gelip geçici heveslerine mahkum olmalarını önlemek üzere, kişilere öngörülebilirlik sağlayan açık-seçik kuralların varlığını gerektirir.
Anayasal devletin amacı, Hugo L. Black'in de söylediği gibi, "iktidarda olanlara kendi keyfi arzularının değil hukukun hakim olmasını" temin etmektir. Ama eğer yargıçların kendileri hukuku keyfîleştirirlerse, o iktidar sahiplerinin keyfiliklerine karşı bir güvence olmaktan çıkar.
Yargıçların hukuk normlarını yorumlarken iğvaya kapılma ihtimallerinin en yüksek olduğu alan anayasa yargısı ve kısmen de idari yargıdır. Genellikle, bu sapma yargıçların kendilerine emanet edilmiş olan hukuki denetim işlevini amacından saptırarak “politika belirleyiciliğe” dönüştürme eğiliminde kendisini gösterir.
Bu bağlamda, kendi rollerini yanlış anlayan Anayasa Mahkemesi Yargıçları anayasal yorumu "anayasa mühendisliği" haline dönüştürebilirler. Bu duruma "yargıçlar hükümeti" denmektedir.
Vaktiyle Amerikan Yüksek Mahkemesi başkanlarından Robert H. Jackson'ın dikkat çekmiş olduğu gibi: "Mahkemeler mahkeme olarak hareket etmeyi bırakıp politikayı kontrol eden organlar haline dönüştüklerinde, hukuk devleti emin olmayan ellere geçmiş demektir." Böyle bir durumun en az yasama organının keyfiliği kadar sakıncalı sonuçlar doğurabileceği açıktır.
Bir anayasal demokraside yargının bağımsız olması şüphesiz vazgeçilmez bir gerekliliktir.
Yargı bağımsızlığının temel gerekçesi ise, yargıcın hukuku yorumlarken kuralları onlardan etkilenen kişilerin -özellikle de iktidar sahiplerinin- görüşlerine göre yontmasına yol açacak şekilde baskı altında olmamasına ve maddi olguları değerlendirirken kişisel çıkar veya "icab-ı hale" uygunluk mülahazalarından etkilenmemesine olan ihtiyaçtır.
Yargı bağımsızlığının gerekçesi, yargıçların kendilerine emanet edilen görevi yerine getirirken iktidar sahiplerinden gelecek müdahalelerden masun olmasının sağlanmasıdır.
Yargının bağımsız olması özgürlüğün en büyük güvencesidir.
Yargıcın efendisi hukuk, yalnızca hukuk olmalıdır. Çünkü, herhangi bir harici etki veya baskıya karşı korunmadığı sürece, yargıç adaleti hukuka uygun olarak ve tarafsızca dağıtamaz. Öyleyse, yargı bağımsızlığının amacı adalete hizmet edecek şekilde tarafsızlığın sağlanmasıdır.
Anayasal devletlerde yargıçların kesin siyasal tarafsızlığa riayet etmeleri esastır. Çünkü, hukukun otoritesi onun politik olmamasına bağlıdır, bu ise yargıçların bağımsız ve tarafsız olmalarını gerektirir.
Türkiye'de tarafsızlığın davanın tarafları karşısındaki bir yargı tutumu olarak anlaşılmakla beraber, asıl yargının devlete karşı tarafsız olmasına ihtiyaç vardır.
Bu anlamda tarafsızlığa olan ihtiyaç, Türkiye gibi, ideolojik devletlerde çok daha belirgindir. Çünkü, yargıçların resmi ideolojinin tarafını tuttukları yerde adalet olmaz.
Devletin ideolojisi varsa ve bu ideoloji Yargıcın ideolojisi ile aynı ise Yarcın devlete karşı tarafsız olması mümkün değildir.
Zaten ülkemizde gerek idari gerek hukuki gerekse Anayasal Yargı alanlarında Yargıçların hukuku devletten yana yonttukları yaygın bir kanaattir. Bu nedenle devletin bir kurumu ile hukuki anlaşmazlık doğduğunda vatandaşlarımızın “kimi kime şikayet edeceksin, devletle uğraşılmaz” diyerek hak aramaktan vazgeçtiği hepimiz tarafından bilinmektedir.
Yargının kurumsal olarak bağımsızlığını sağlayan kurumlar yargıçların devlet karşısında tarafsız davranmalarını temine çoğu zaman yetmez. Hatta kimi zaman kurumsal bağımsızlık, günümüz Türkiye'sinde sıkça olduğu gibi, cari rejimden yana bir tarafgirliğin maskesi haline bile dönüşebilir. Esasen bu, ideolojik devletlerde olağan olan bir durumdur.
İdeolojik devletlerde yargıçların kendilerini hukukun evrensel amaçları olan adalet, özgürlük, insan hakları ve toplumsal barış ilkelerinden çok rejimin ideolojik tercihlerini korumakla görevli saymaları genel bir eğilimdir.
Bu eğilim hukuku gündelik politikanın basit bir aracı haline getirir.
Yargıçların kendilerini “Millet adına” yetki kullanan bağımsız otoriteler olarak değil de, yerleşik kurumsal yapı çerçevesindeki devletin bekçileri olarak görmeleri bir toplum için akla gelebilecek en büyük tehlikedir.
Çünkü, "bekçi-yargıç" nosyonu statükonun onaylanması uğruna özgürlüklerin tahribini teşvik etmek suretiyle hukuk adına son sözü söyleme yetkisinin kötüye kullanılmasının yolunu açar.
Hukukun evrensel gerekleriyle ve maruf tekniğiyle ilgisi olmayan, içinde hukuktan çok ideolojinin ve politikanın yer aldığı, hatta siyasi parti bildirilerine benzeyen sözde mahkeme kararları ile karşılaşmamızın sebebi Yargıçların “Millet adına” değil “ideolojik devlet adına” karar vermelerindendir.
Ne yazık ki, Türkiye'de böylesi Mahkeme kararlarına sıkça rastlanmaktadır.
Oysa, bir anayasal demokraside, her görüş ve inançtaki yurttaş için en büyük güvence, haksızlığa uğrayan kişilerin nihai hak arama kapısı olan mahkemelerin politik konjonktürden etkilenmeyeceklerini, ideolojik statükonun aracı haline dönüşmeyeceklerini bilmektir.
Hakların güvencesi olmak yerine kurulu güç yapısından yana işleyen bir "hukuk" aslında hukuk değildir. Mazlumları ve mağdurları değil de muktedirleri hoşnut eden, hukukun dili yerine devletin ideolojik tercihlerinin sesi olan bir "mahkeme"nin de aslında mahkeme değildir.”
Türkiye’mizde son bir yıldır özellikle Anayasa Mahkemesi kararları ile sert tartışmalar yaşıyoruz. Hukuka güven duygusunun , Yargıçların kararlarına saygının yok olduğu bu süreç bizce Türkiye’nin mutlaka ideolojik devlet yapısından demokratik devlet yapılanmasına dönüşmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Prof.Dr.Mustafa Erdoğan’ın alıntılar yaptığımız yazısının başlığında belirttiği gibi artık güvenli ve huzur içerisinde bir geleceğimiz olsun istiyorsak “İdeolojik devlet yapısından kurtulmalıyız!”..
Çünkü, demokratik devlet hukukun üstünlüğünü, insan hak ve özgürlüklerini esas alırken resmi ideolojisi olan devletler kaçınılmaz bir biçimde yasaları kendi “kutsal” ideolojilerini korumak ve kollamak için çıkardıkları ve yargıçlarını bu ideolojiyi benimseyip benimsemediklerine göre görevlendirdikleri için gerçekten “millet adına” hüküm veren Mahkemeler oluşturamazlar ve tam anlamıyla bir “hukuk devleti” olamazlar…Çünkü, “hakların güvencesi” olmak yerine kurulu güç yapısından yana işleyen bir hukuk aslında “hukuk” değildir.
Son bir yıldır yaşanan Anaya Mahkemesi merkezli karmaşa ve tartışmalardan sonra hepimiz bu süreçten ders alarak derhal devletimizi demokratikleştirecek yeni bir Anayasa yapmak için bütün toplum kesimleri harekete geçmeliyiz.
Çünkü, yıllardır var olan Askeri vesayete ek olarak son bir yılda ağır bir biçimde hissedilen Anayasa Mahkemesi’nin vesayeti ile geleceğe yürüyebilmemiz mümkün değildir.