Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Nisan '11

 
Kategori
Felsefe
 

Yaşam, nehir misali..

Yaşam, nehir misali..
 

Hayyam öle diyooo... panzehirmiş...


Poposuna yediği şaplak sonucu ciğerlerine dolan havanın şaşkınlığıyla bastı çığlığı...
üveee veee uveeeee....
Onun bu hali daha sonraları şarkı da olacaktı...
“..doğarken ağladı insan… bu son olsun bu son”..
Ama şarkılar da rüyalar gibidir... bir de gerçek olsa...
xxx
Şanşlıydı, istenmişti, beklenmişti ve çok sevilmişti..
Ve el bebek, gül bebek büyütüldü…
Öyle ki, gerçek dünyadan koparıldı…
Herkes ona sevgi verecek, kimse bir dediğini iki etmeyecek,
O gülerse herkes gülecek, o üzülürse herkes mahsunlaşacaktı..
Zaten dünya da onun etrafında dönüyordu... ailenin döndüğü gibi..
xxx
Daha ana rahmine düştüğünde başlamıştı,
Onu yaşam yolculuğunda taşıyacak nehirin akışı.
İlk götürdüğü yer annesinin güvenli karnıydı.
Anne, onu düşündüğünde seviniyor, sevincin tetiklediği mutluluk enzimleri kanıyla bebeğine ulaşıyordu..
Anne mutlu olduğu sürece o da bu enzimlerin etkisiyle mutluydu.
Anne üzüntülü olduğunda, ağladığında, hırçınlaştığında, mutsuz edildiğinde ise
göbek kordonuyla kendisine ulaşan enzimler, onu da hırçınlaştırıyor, o'nu da mutsuz ediyordu.
Yolculuğunun bu aşamasında başlamıştı gelecekteki kişiliğinin şekillenmesi.
Yaşamındaki ataklığı, sindirilmişliği, cesurluğu, korkaklığı, iyimserliği, kötümserliği...
Gerçekte yaşamındaki mizacı, hamileliğinde onu kanıyla besleyen annesinin yaşadıklarına bağlıydı..
Ve kaderi, ömürboyu annesinin duygularını yaşamak olacaktı...
Mutluysa mutlu, üzgünse üzgün, kederliyse kederli, sevinçliyse sevinçli...
Öyle ya... anne karnı bir otel odası değildi...
Orası, bir insan anatomisinin ve duygu dünyasının şekillendiği yerdi....
xxx
Dışarıdakiler kah büyümesini izlediler, kah tepinmesini dinlediler…
Başbaşa kaldıklarında en çok da annesi kucaklardı, o'nu taşıyan karnını..
..... daha şimdiden sarılırcasına…
xxx
Gün geldi, nehir onu dışarı taşıdı.
İlk gördüğü ışık gözünü acıttı.
Tek istediği anne sıcaklığı, anne kokusu, annesinin ılık sütüydü.
Bildiği başka sığınağı yoktu ki..
Gururluydu annesi ona ilk meme verdiğinde, sanki mutluluk nehirleri doğuyor gibiydi içinden.
Benim yavrum melek derdi.
Kucaklandı, öpüldü, sevildi, geleceği üzerine mutluluk hayalleri kuruldu.
O'nun kaderi ise, daha anne karnında şekillenen mizacına çok bağlıydı.
xxx
Her doğanın yaşamı, bir nehir gibi akar,
Hem de bir geçtiği kıyıdan bir daha geçmemek üzere.
İnsan nasıl bilebilir ki yaşam nehirinin o an geçmekte olduğu kıyının, yaşamındaki en güzel kıyı olduğunu..
Bilse biraz daha oyalanmaya çalışır ya da doya doya tadını çıkarırdı…
En azından yaşadığı anın kıymetini bilirdi.
Halbuki ne tekrarı vardı bu akışın... ne de dönüşü….
Sanki her giden, memnunmuş gibi yerinden...
xxx
Çocukluk çağı güzeldi, farkında bile değildi mutlu ve sınırsız sorumsuz olduğunun..
Dünyanın en güzel annesi, en güçlü babası, en güvenli yuvası..
Hepsi sevgi dolu, güvenli, koruyucu... sıcak, ılık, şefkatli...
Okul çağları ise hiç bitmeyecek, hep böyle olacak gibi gelirdi ona…
Bilemedi ilk ayrılığın okul bittiğinde yaşanacağını…

Gençlik pek hoştu, her şeyi yapabilirim sanırdı,
İspatı değil miydi anne babasıyla yan yana geldiğinde, boyunun onlara ulaşmış olduğu…
Üstelik kendisi de çok mevsimler görmeye başlamıştı artık..
Baharda çiçeklerle açar, çimenlerle yeşillenir, Kelebeklerle uçar,
Kışın yağan karlarla çığ olur akardı..
Kendisini taşıyan yaşam nehiri de cömertti...
Çok mevsimler gösterir, kıymetini o an anlayamayacağı tatlar sunar olmuştu ona..
Belki çok baharlar görüryordu ama gerçekte herbiri diğerinden farklıydı.
Çok beğendiğini sonradan fark ettiği birini ise,
Tekrar yaşama şansı olmadığını da fark etmeye başlamıştı acı acı....

Yaşam nehri onu yeni insanlarla tanışacağı kıyılara da taşımıştı.
Orada tattı aşkları... orada yaşadı ayrılıkları.
Nehrin coşkusuyla o kıyıdan bu kıyıya deli dalgalar gibi akarken zaman,
Bir de baktı ki, kendini var edenler ,
Kaybolmaya başladılar, birer birer.....
"... bu rüzgarlı yerde mum mu yanar"dı.

Kendine kızdı, zamana kızdı, keşke dedi..
Şimdiki aklım olaydı sarılırdım daha sıkı dedi…
Ancak sarılabileceği sadece anıları kalmıştı geriye.
Yaşam nehirleri çoktandır birbirinden ayrı akıyordu gerçekte, ama bir de farkında olsalar…
Fark edildiğinde ise ya çok geçti, ya da o kıyıları çoktan geçmişti...
xxx
İki insan aile kurup yaşam nehirlerini karıştırmışlardı ama
Tek bir nehir gibi akar görünse de, gerçekte ayrı ayrı akardı suları.
Bir süre, bir zannetseler, aynı kıyıların tadını birlikte çıkarsalar da zamanla ayrı şeyler düşünür,
Farklı hayaller kurar olmuşlardı.
Öyle ya gerçekte anıları dahi farklıydı....
xxxx xxx
Herkesin nehri kendine akarmış... yan yanaydılar aynı yastıkta,
Bir gibi görünüyorlardı ama gerçekte suları tam karışmadığı gibi
Ayrı ayrı kıyıları özlediklerinin de farkındaydılar.
İkisi de, canım dedikleri yavrularının yaşam nehrine, paralel akmaya çabaladılar..
Aralarında güvenle kendi yolunu bulmasına özen gösterdiler…
Ancak hiçbirinin yolu, başlangıçta hayal edilen yola uymuyordu.
Kiminin ki en ufak bir tümsek gördüğünde yol değiştiriyor,
Kiminin ki üstünden aşıyor, kiminin ki silip sürüyordu.
Kimi de ne yapacağını şaşırmış halde dönüp duruyordu...
Artık gerçekte aynı yöne doğru akan üç ayrı nehir haline gelmişlerdi…
Her birinin kendine has yolu, kendine has kıyıları, kendine has dünyası olan..
Yan yana gelseler bile zaman zaman başka yönlere doğru aktıkları da oluyordu.
xxx
Önce, el bebek gül bebek olan ayırdı yolunu,
Çevirdi yönünü… Başka kıyılara doğru aktı...
Başka nehirlerin peşine düşer, onlara karışmak ister oldu..
Kâr etmedi ana babanın çabalamaları, değiştirmek için yönünü…
Ama bahar aylarının coşkunluğuyla yatağına sığmayan sel, söz mü dinler….
Mümkün mü set çekmek önüne…
"... bu sel yatağına ev mi dayanır.."
Aldı başını gitti kendi yatağını aramaya....
xxx
Başbaşa, yan yana kalmışlardı ama artık eskisi gibi hırçın değildi akışları…
Yorulur olmuşlardı en ufak bir engel karşısında.
Hatta zaman zaman birinden birinin suyu da azalır olmuştu.
Sıcaklar arttı... en ufacık rüzgâr dahi kurutur oldu onları…
Ve çoraklaşan toprak, emmeye başladı yaşam nehirlerinin kalanını…
Koşa koşa akarak denize kavuşup sonsuzluğa erme hayalleri bitmişti.
Artık birbirlerine bakacak halleri de kalmamıştı….
Bir şiir takılmıştı dillerine…
“…Kanlıcanın ihtiyarları… bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları”..

Zamanla ulaştılar, hazan mevsiminin hüküm sürdüğü kıyılara..
Bir güz kuraklığı sonu oldu, önce birisinin…
Geriye kala kala kurumuş bir nehir yatağı kalmıştı ondan…
Kim bilir hangi mevsimin yağışları, yeni akacak derelere gebe olacaktı bu kurumuş su yatağında…
Aynı kıyılardan, aynı yarlardan kimbilir daha nice dereler akacaktı…
Ama hepsinin zamanı birbirinden farklı olacak…
Ve hepsi de bu kıyılardan ilk akanın kendisi oluğunu sanacak.
Ve hiç birisi, yaşamının en güzel kıyılarından geçmekte olduğu anın asla farkında olmayacaktı…
xxxx
Hooopsss Hayyam usta… Sen bilirsin bu kısır döngüyü.
Bilirim, istersin elinde olsa, içinden şarap akan dere olmayı...
Haydi söyle de, hiç değilse acı acı gülümsetelim bu yola düşenleri…

“ Baharlar yazlar geçer, sonbahar gelir,
Ömrümün yaprakları dökülür bir bir.
Şarap iç, gam yeme, bak ne demiş bilge!
Dünya dertleri zehir, şarapsa panzehir.”

 
Toplam blog
: 193
: 1045
Kayıt tarihi
: 01.08.07
 
 

Bilecik doğumluyum. Emekli Eğitimciyim. Ankara'da ve yazları Kuşadası'nda yaşıyorum Günlük uğraşl..