06 Eylül '06
- Kategori
- Gündelik Yaşam
Yaşam hep başkasının yaşamı oldu
Yaşam denilince aklıma hep kimin yaşamı gelir. Hangimizin bize ait olan yaşamı vardır? Hangimiz kendimizce seçmişizdir bir çok şeyi elleyip kendimiz olanı, payımıza düşeni almışızdır, hangimiz salt kendimizi küllümüzden yaratmışızdır? Oysa ki ne çok müzik vardır içimizi derinden yaralayan ve sanki bizi anlatan, oysa ki hiç biri bizim değildir bizi derinden yaralayan o senfoni sesi...
Sıralamaya çalışsak böyle uzayıp gidecek sorular, ruh bizim, hayat bizim ama onu şekillendiren bizler değiliz, hep başkası olmuştur hayatımızı yönlendiren, başkasının öğrettikleriyle sevmeyi seviyoruz, başkasının penceresinden hep bakıyoruz hayata. Başkasının öğrettikleriyle kavramaları sorguluyoruz, kısacası kendimiz olan ama hep bir başkasının hayatını yasıyoruz. Hep bir başkasının duyguları nota haline gelip bizim müziğimiz oluyor. Peki kimden öğrendik biz bunları, kim öğretti bunları bize, sevilmenin nasıl sevileceğini, toplum içinde saygın biri olmak istiyorsak nasıl bir birey olmamız gerektiğini, nasıl davranmamız gerektiğini, nerde ve ne zaman konuşmamız gerektiğinde hangi kıtaların okunması gerektiğini, hangilerinin yasak olduğu, hangi ideolojinin hayata dair insanları daha saygın yapan ve statü kazandıran ve bu ideolojiyi savunmamız gerektiğini kimler öğretti bize, kimler her gün hayatımızdan bir parça çalıp, boş kalan yere kendi hayatlarını koydular? Ve olmasını sandığımız kişi olamadık, hep olunması gerekli olan kişi olduk.
Tanrım, ben kimim? İçimde kaç erkek ve kaç kadın var? Hangisini sevmeliyim, hangisi olmalıyım o an? Hangisi olması gereken kişi, hangisinden kaçmalıyım, hangisinin şefkatine sığınmalıyım? Hangisinin yüreği benim yüreği olmalı ve benim yüreğim kendini daha ne kadar asmalı başkasının dar ağacında? Daha ne kadar kişilik parçalanması yaşayacağım?
Peki kim bunlar? Kimin hayatı? Kimler öğrenmekten mahrum bırakıp başkasından öğrendiklerini öğretiyorlar bize?
Başta anne babalar, öğretmenimiz, çevremiz, kitaplarımız vs. Daha doğmadan kendi ideolojileri ve inançları doğrultusunda belirlenen ismimiz. Sonra bu doğrultuda şekillenen hayatımız, anne baba tarafından toplumun örf ve adetlerine göre bir ahlak teorisi kabullendirilir bize, derken okul yılarında yeni insanlar girer hayatımıza; en başta öğretmenlerimiz onlarda öğretirler bize, bir başkasından öğrendiklerini ve hayat böyle uzayıp gider. Hep öğreniriz bir başkasında öğrenilmesi gereken şeyleri hem (öğrenmenin de yaşı yok derler) o zaman öğrenmeliyiz bir başkasının tümelini...
Biz bunları bildiğimiz halde neden farkında olamıyoruz? Neden hep felsefe teoride kalıyor kimse felsefeyi hayatına uygulayamıyor, uygulayanları da kendimizden soyutlamaya çalışıyoruz. Çünkü korkuyoruz; bir şeyleri kaybetmekten korkuyoruz. İnsanın egosunu tatmin eden o toplumsal saygınlığımızı kaybetmekten korkuyoruz. Hiç bir zaman bizim olmayacak sermayeyi yetirmekten korkuyoruz ya da daha da önemlisi ölümden korkuyoruz. Oysa ki korkunun kendisi değil midir bir başkasının bize öğrettiği hayatı yasamayı?
Denemeliyiz aslında bir gün kendimiz olmayı, içimizden geldiği davranmayı, içimizden geldiği gibi yemek yemeyi, arzulara ket vurmadan yüreğinin istediği gibi sevip sevişmeyi. Ütüsüz elbise giymeyi, sakal bırakmayı, yalın ayak yürüyüp daha çok hata yapmayı, kusursuz olmamayı, hiç kimse tarafından bilinmeyen yerler keşfetmeyi...
VE BİR BAŞKASI OLMAYA ÇABA SARFEDERKEN, İÇİMİZDE UNUTTUĞUMUZ ÇOCUĞU GÜLDÜRMEYİ...