​ Yaşamayı unutan kuşak / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Temmuz '07

 
Kategori
Anılar
 

Yaşamayı unutan kuşak

Yaşamayı unutan kuşak
 

Bazen düşünüyorum da belki de gerçek yaşama dokunabilmiş kuşakların en sonuncusundanım herhalde. Yoklukla pişmiş, acıları görmüş, toprakla haşır nesir olmuş, boş arsalarda top oynayabilmiş, insanların birbirleriyle mahalle olarak dayanışma içinde olduğu bir toplumda büyüdüm.

Ankara’nın o zamanki kenar mahallelerinden birisiydi, şimdi merkez oldu. Çok güzel insanlar yaşardı. Çok ilginç ama mahallede hemen hemen herkes birbirini tanırdı sanki. Evlerin hepsi gecekonduydu. Sanki evlerde bile duygu vardı. İnsanlar için ev sadece dört duvar değil bir yuvaydı. İnsanlar köylerinden gelip büyükşehirde tutunmaya çalışırken başlarını sokabilecekleri o yuva ne kadar önemlidir. Ve o yuva için ne kadar fazla mücadele etmek zorunda kaldıklarını anlatırlardı.

Bütün evlerin hemen hepsinin küçükte olsa bir bahçesi vardı. Baharda dalları meyvelerle dolu ağaçlar iştahlarımızı kabartırdı. Bir an önce olsalarda yesek diye bekler dururduk. Bazen de bekleyemezdik kayısıları. Daha yeşilken o ekşi kayısılara dayanamaz yerdik. Ben hala çocukluğumda yediğim o kayısının, dutun, armutun, elmanın, kirazın, vişnenin tadını hiçbir yerde bulamadım. Muz diye bir meyve olduğunu çok sonraları misafirliğe gelen birisi getirince öğrenmiştim. Sütü ise haftada bir belki içerdik. Annem gece yarısı bir bardak süt getirirdi onuda sss kardeşlerin duymasın yavrum diye verirdi. Demek ki o gün ancak o kadarmış. Şimdilerde çocuğum süt içsin diye çocuklarının peşinden koşturan anneler acaba o zamanda varmıydı? Bilemiyorum. Ama bizim naz yapma gibi bir lüksümüz yoktu.

Yemek yerken annem hep sade yeme ekmekle ye karnınız doysun yavrum derdi hep. Annem para verirdi kıymayı ancak 100gr bilemedin 200 gr alırdık. O kıymada bir hafta on gün kullanılırdı yemekte. Zor zamanlardı.

Televizyonlar siyah beyazdı. Zaten bizim yoktu da. Sonradan babam schaup-lorenz marka tvyi aldığında ne çok sevinmiştik. Tek kanal vardı. TV1. Şimdi bazıları TRT 1 diyebilir ama sonradan ismi değişmişti TV1 in. İlk diziler hep Latin dizileriydi. Emanuella, hose marinho, justinho, falaninho. Ben o zamanda sevmezdim, şimdi de sevmiyorum.

Sokaklar da kaldırım taşı falan yoktu. Asfalt da yoktu sokaklarda. Bir yağmur yağınca her taraf çamur olur, adım atacak yer bulamazdık. Kar kışın sürekli yağardı. Bacaklarımıza kadar kara gömülürdük. Doğalgaz yoktu. Kömür sobaları vardı. Kükürtten ve hava kirliliğinden genizimiz yanardı. Okul servisi diye bir şey yoktu. Herkes yürüyerek gidip gelirdi okula.

Şimdi bu kadar şey anlattım ve olumsuz şeyler çoğuda. Ama bence şanslıymışız çünkü yaşama ta o zamandan dokunmaya başlamışız. Acılar çekmişiz, zorluklar yaşamışız, ama en azından bu günlerde yaşamla mücadele etme yeteneğini kazanmışız. Doğayı, insanları, gerçek yaşamları görmüşüz hep. Şimdilerde dizilere bağlı sahte hayatlar, sahte hayatlara özenerek bir şeyler yapmaya çalışan insanları görünce ne kadar şanslıymışım diyorum. Galiba bizden sonraki kuşak Özal yozlaşmasına tam olarak maruz kalmış, çok şanssız bir kuşaktı bence.

Sahte diziler, sahte hayatlar artık haberlerde bile ana haber olmaya başladı. Yaşayacak güzel bir hayat var, acısıyla tatlısıyla.Yağmuru izlemektense yağmur altında yürümek daha iyidir, sonunda hasta olmakta olsa. Acılarda olsa, zorluklarda olsa sanal yaşamları bir yana bırakıp gerçek hayata dokunalım. Böylesi daha da güzel değilmi? Oyunun sonlarında replay yapma şansı yok maalesefki.

 
Toplam blog
: 166
: 1969
Kayıt tarihi
: 30.09.06
 
 

Sıcak bir Ankara yazında, 1975 yılında doğmuşum. İlk gençliğim Ankarada geçti. Üniversite yılları..