​ Yazar Abdülkadir Bulut / Edebiyat / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Eylül '10

 
Kategori
Edebiyat
 

Yazar Abdülkadir Bulut

Yazar Abdülkadir Bulut
 

Elim bir trafik kazası sonucu, genç yaşta kaybettiğimiz Abdülkadir Bulut, sadece şair değil aynı zamanda romancıdır. Eğitimci olduğu için çocukları da unutmamıştır Bulut. Onlar için yazdığı şiirlerin yanında, “Üveyikler Göçerken” ve “Sakar Tay” adında iki de çocuk romanı yazmıştır. Her iki romanda hayvan sevgisi üzerinde durmuştur yazar.

Abdülkadir’in romanlarında kan yoktur, kavga yoktur, kıskançlık yoktur, düşmanlık yoktur. Sevgiyle yoğrulmuştur kahramanların hepsi de. Anlayış, saygı, sevgi ve dayanışma egemendir ruhlarına. Güçlerini birleştirip çözüme birlikte giderler. Gerek “Üveyikler Göçerken” romanının başkişisi Selim, gerekse “Sakar Tay”ın ana kahramanı Tahsin çalışkandır, girişkendir, tuttuğunu koparan, umutlarını, düşlerini gerçekleştirmeye çalışan kişilerdir.

Üveyikler Göçerken’de, Selim adındaki o küçük çocuk, çok sevdiği üveyiklerin öldürülmemesi için uğraş verir. Sakar Tay’da ise Tahsin, sahibi tarafından terk edilen bacağı kırık, bir tayı iyileştirmek için günlerce çabalar. İyileştirince de onunla madencilere su taşıyarak anasını büyük bir yükten kurtarır.

Kuşçu Selim diye de bilinen kahraman, kısa boylu, çelimsiz bir köylü çocuğudur. Aslına bakarsak, ailesi yerleşik düzene daha tam geçmiş sayılmaz. Konargöçer çocuğu diyebiliriz Selim için. Yazarın roman sayfalarına serpiştirdiği bilgilerden Selim’in sekiz yaşından büyük ama henüz erişkin olmadığını anlıyoruz. Duran ve Hasan dışında arkadaşı da yoktur. Ne saklambaç oynar ne de kaledikmesi… Tüm eğlencesi koyun, kuzu ve üveyiklerdir. Selim sabahın köründe uyandırılır ve koyun kuzu gütmeye gönderilir. Bundan da hoşnut değildir yavrucak. “Büyük büyük kayaların gölgesinde, ulu ağaçların dalları arasında uyusam. Uyusam da oralardan baksam her yana. Oh, ne güzel olur! Kimsecikler bana niye çok uyuyorsun diyemez…” sözleriyle dile getirir bunu da. Diğer kahramanların verdiği bilgilere göre, Selim çalışkan, evine bağlı, söz dinler birisidir. Anlatıcı gözünde ise, Selim yalan söylemez, yalancıya da çok kızar. Okur, Selim’in davranışlarından, hayallerinden ve çabalarından onun, sevecen, duyarlı, çevresine kendisini sevdirmiş birisi olduğunu rahatlıkla çıkarır.

On beş yaşlarında olan Tahsin ise evin direğidir; ekin bekler, harman sürer, değirmene gider, evine odun getirir. Bacağı kırık, sakar tayı iyileştirir. Romanın sonunda, evden kaçan tayın, köyün korumacıları tarafından vurup öldürüldüğünü duyunca da, ormana doğru çekip gider ve bir daha dönmez köyüne. Bulut’un kahramanlarının hepsi çözümden yanadır. Kahramanlar arasında zıt görüşlü kişiler bulunsa da sonunda ikna olup ana kişinin yanında yer almasını bilirler. Aile bireyleri arasında da ne çekiş vardır ne de dövüş. Yukarılarda dolaşıp, üveyikleri ezip yiyen yırtıcılara karşı silaha başvurdururken, üveyik avlayan insanları ikna yoluna gider yazar. Her şeye karşın tüfeği soğuk bulur Abdülkadir. Benzetmelerinde de soğuk sıfatını kullanır. “ Soğuk bir şeydi çifte kırma…” “Uzun soğuk bir demir…”

Abdülkadir, romanlarındaki ana kahramanlarının ailesi hakkında pek fazla bilgi vermez. Satır aralarına serpiştirilen bilgilerden, konuşmalardan çıkardığımıza göre, Selim’in babası da vardır kardeşleri de. Ama onlardan hemen hemen hiç söz edilmez. Tahsin’in babası ise orman işçisidir, üzerine tomruk düştüğü için yaşamını kaybetmiştir. Çocuklar, anneleriyle dertleşir, onlardan yardım ister. Her iki romanda da ana oğul ilişkisi ön plana çıkmıştır. Anneler de sevecendir, duyguludur. Her iki romanın ana kişileri arasında ortak yönlerinden bazıları da şunlardır: Her ikisi de çocukluğunu yaşayamamış yoksul köylü çocuğudur; aile bütçesine katkıda bulunmak için çalışırlar. Yolda ıslık çalarlar, türkü söylerler, bir taşın gölgesine otururlar, sabahları geç uyanmak istedikleri halde erken kalkarlar.Her iki kahraman da küçücük boylarıyla büyük işler başarır.

Her iki romanda da mekân, Anamur ovası ve yaylalarıdır. Bu mekân, yazarın doğup büyüdüğü, çocukluk hatta ilk gençlik yıllarının bir coğrafyadır. Bu coğrafya, fizikî olduğu kadar da beşerîdir. Yüzey şekilleri, bitki örtüsü, iklimi, insanları, onların davranışları, yaşantıları, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler verir. Varlıklardan, kokulardan, seslerden, şekillerden ve renklerden oluşan bilgilendirmelerin, betimlemelerin ve de çağrışımların tümü bir başka deyişle bu coğrafyada geçen yer adları, bitki ve hayvan türleri, insanların giyim kuşamıyla kullandığı dil, okuyucuyu Anamur yöresine alıp götürür.

Romanların geçtiği mekânın büyük bir bölümünün dağlık, tepelik, kayalık olduğu görülmektedir. Bu düşüncemizi romanlarda geçen yöre adları da doğrulamaktadır. Kekik Dağı, Yavşanlı Tepe, Yonca Koyağı, Çirişburnu, Kartallık, Karatepe, Bozkaya, Ardıçlıkaya, Delikkaya, Kızılkaya, Yalçıdağı, Asardağı, Damlarça, Suluca.

Bazı sözcükler ve onlara eklenen “-ça” ya da “-ca” eklerinden de, Damlarça, Suluca örneklerinde olduğu gibi, mekânın su yönüyle pek zengin olmadığı anlaşılmaktadır.

Ekin alanlarının bulunduğu Damlarça’nın batısında tepeler, yukarısındaysa kayalıklar vardır. Kartallık’tan bakıldığında her yer ayaklar altındadır. Karatepe ise ormanlıktır. Damlarça üveyik yurdudur. Kuşlar buraya sürüler halinde gelir. Güz gelince onlar da göçmeye başlar. Üveyikler açısından yüksek rakımlı yerler daha az tehlikelidir. Oysa sahil daha tehlikelidir. Orada onlarca avcıya hedef olmaktadırlar. Sahil hakkında yazar şöyle demektedir: “Dünya tak tuktan kurulu bir dünya olmuştur.”

Mekânın bitki ve hayvan varlığıyla ilgili olarak pek fazla bilgi vermez Abdülkadir. Ardıç, çınar, çalılar, yonca, çiriş, yerfıstığı, mısır, küncü, kargı ve ot tohumlarından söz eder. Faunası hakkındaysa yalnızca, koyun, kuzu, ateşböcekleri, uğurböcekleri, güvercin, arı, arıcıl kuşu, şahan, kuzgun, palaz, keklik, çekirge, böcek, sinek, alakayık, serçe, yılan, çiyan, kurt, kuştan söz edip geçiyor. Buna karşın roman içerisine serpiştirilmiş, üveyikler hakkında azımsanmayacak derecede bilgiler bulunmaktadır. Her şeyden önce, üveyikler göçmen kuşlardır. Sürüler halinde yaşarlar. Eti yenir, tüylerinden yastık yapılır. Göç zamanı yağlı olur. Ot, böcek, yere dökülmüş ot tohumlarıyla beslenir. Tarladaki çekirgeleri, böcekleri, sinekleri temizler, zararlı değil tam tersine insana yaralı kuşlardır.

İnsanlarıysa tamamen yerleşik düzene geçmemiş Yörüklerdir. Romanlarda bu kültürden izler de vardır:

1-Buğday unu ile baldan yapılan hamur kırığa sürülür, üzerine keçe koyulur ve tahta yerleştirilerek ip ile bağlanır.

2-Nazara karşı, yumurta kabuğu, gök boncuk ya da çaltı kullanılır.

3-Kovanın içerisine kekik sürülür.

4-Duvarlar, samanlı çamurla sıvanır.

5-Kuş teleklerinden biri ya da ikisi tüfeklerinin bileziklerine iliştirilir.

6-Çelik çomak, uzuneşek, kaledikmesi oynanır ya da palaz avlanır.

7-Yaralı at vurulur, yaralı hayvana su verilmez.

8-Üveyik tüylerinden yastık yapılır.

Her iki romanda da olay zamanı yazdır; üç ya da dört aylık bir zaman zarfında olup biter. Yazar, anlatımda kronolojik bir sıra izlemiştir. Geri dönüşlere pek rastlanmaz, olanlar da kısa bir açıklama içindir. İleriye sıçrayışlar ise okuru çocuk dünyasına çekiverir. “Ah, bir de dillerinden anlasaydı şunların… Onlarla konuşsaydı akşamlara kadar… Masal anlatsaydı… Hele hele saklambaç, kaledikmesi oynasaydı! Sonra onları okula yazdırsa, okuma yazma öğretseydi… Okulda hep birlikte şarkılar söyleseler, resim yapsalar ne iyi olurdu. Yaptıkları resimleri, uçarak sınıfın bir köşesine assalardı…” der Kuşçu Selim. Tahsin’in gönlünden ise iyi bir elbise geçmektedir. “Bıktım şu eskilerden. Şöyle çizgili kumaştan. Altına beyaz bir de gömlek. Sonra bir çift kundura ve bir boyun atkısı.”

Edebi sanatlardan kişiselleştirme (teşhis) ve iğnelemeye (tariz) bolca rastlıyor okur: “Haydi bakalım benim sütanam, biraz otlan…” “Üveyiklerin okulları yoktu. Kalemleri, çantaları yoktu. Mektup yazamazlardı birbirlerine…” “ Üveyikler de olmasa etsiz kalacaktık, Tanrıya bin şükür her gün üveyik eti yiyoruz… Sonra bunlar yetmiyormuş gibi tüylerinden de yastık yapacaklarmış. Şu işe bir bakın hele! Sanki adamlar bey paşa çocuğu!” ... Hiçbir lokma et için üveyik vurulur mu?”

Sakar Tay’da ise Tahsin şöyle seslenir hayvana: “Seni az sonra götüreceğiz. Burda kurdun, kuşun içinde koymayacağız. Anladın mı? Kırığını saracağım. Bir aya kalmaz iyi olacaksın… Haydi bakalım şimdi hazır ol.”

“ Üveyikler de olmasa etsiz kalacaktık, Tanrıya bin şükür her gün üveyik eti yiyoruz… Sonra bunlar yetmiyormuş gibi tüylerinden de yastık yapacaklarmış. Şu işe bir bakın hele! Sanki adamlar bey paşa çocuğu!” ... Hiçbir lokma et için üveyik vurulur mu?”

Bulut, yöresel deyim ve sözcükler kullanmışsa da, konuşma dilinden uzaklaşıp, düzgün, temiz, anlaşılır bir öykü dili kullanmıştır.

1-Yol birden bire, oradan buradan gelen eli çıralı insanlarla ışık yağmuruna dönüşmüştü.

2-Bir limon gibi sıksan başını, bir tas dolusu sevinç suyu çıkacaktı.

3-Yüzünde acılar yuva yapmıştı.

4-Kurşun sıksan, bir parmak geçmezdi karanlığa.

5-Atlıların ağzı çözülmeden…

6-Ova, yeşil bir su deniziydi sanki önünde.

7-İçinden üveyiklere acıyan bir ırmak akıyordu sanki…

8-Gökyüzü birden gözünün içine doldu.

Yazar, “mal canın yongasıdır”, “ gün doğmadan neler doğar”, “çıkmadık candan umut kesilmez” gibi atasözleri yanında “yalbırdamak”, “mundar”, “göbelek”, “küncü” gibi yöresel sözcükleri de kullanmıştır.

Romanlarında dostluk, barış, özgürlük, dayanışma, güçleri birleştirip çözüme varma, “Emek olmadan sömek olmayacağı” mesajlarını vermeye çalışan Abdülkadir, erken söktü kıl çadırını Toroslar’dan, erken topladı göçü. Keşke ölüm onu genç yaşta yakalamasaydı da daha nice romanlarını okuyabilseydik! Işıklar içinde yatsın!

 
Toplam blog
: 95
: 1738
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..