- Kategori
- Deneme
Yazmak Üzerine
Yazmak, hele de güzel yazmak her yiğidin harcı değil. Mevzu şiir olunca şiir bambaşka bir sanat. Elbette her işte olduğu gibi standartlar var. Öte yandan içimizde yaşattığımız duygularımız söylemek istediklerimiz var. Bunları nasıl yapabilirim derken yazmak geldi aklıma. Uzun zamandır yazıyordum. Çoğu yazılarımı kendim de beğenmediğim zamanlarım da oldu. (Hala oluyor) Hep de olacak sanırım; çünkü insan yazmaya başlayınca ben böyle nasıl bir hata yapmış olabilirim ya da bu kadar da olur mu diyor! Bu çok normal çünkü bizim nesil seksen sonrası kuşak ihtilalin ürünü olarak polis ve asker korkusuyla yetiştik. Bunu belki çoğu özellikle itiraf etmeyebilir, edemeyebilir ama şahsen ben halen sokakta polis kimlik sormaya kalkışsa kalbim daha hızlı atmaya başlar. Korkak bir nesilden cesurca davranışlar beklemek zor, hele de benim gibi milyonlarca insan gibi elektriksiz köylerde gaz lambaları ışığı altında ders çalışmaya, okumaya çalışan insanları günümüz kuşakları anlamayabilir ancak ne demek istediğimi köyden şehre gelen hemen herkes az çok anlayabilir ve anlayacağını zannediyorum. Yatılı okullar, köyden şehre, şehirden köye geri dönüşler arasında yaşanan ikilemler ben ve benim gibi birçok insanın hayatında yaşadığı, bazen acı acı gülümsediği anılar olmakla beraber aynı şeyler değilse de bazı şeyler günümüzde de yaşanıyor ve yaşanmaya devam ediyor.
İnsanların bakıp da görmediği, görüp ilgilenmediği o kadar çok ayrıntı hayatta gözlerimizin önünde öylece durup dururken elleri nasırlı insanların da söz söyleme hakları olmalıydı. Elleri nasırlı kişilerden kastım, gerektiği zaman ya da her zaman bedeninin gücünü kafasıyla birleştirip gerçek hayatta üreten insanlar demek istiyorum. Duygu sömürüsü yapmadan, yaşadığım gibi düşünürken başkalarını da anlamaya çalışıyorum. Arabeskler, insanların yaşamlarıyla duyguları arasındaki çelişkiler daha neler, neler… Eğer ben bedeniyle iş yapan ve çok fazla bir beklentisi olmayan insansam yani fazlasını hayattan beklemiyor ya da başkalarına ait olanlara saygı duyuyorsam (ki bence doğrusu herkesin hakkına razı olmasıdır) benim de hakkıma başkaları saygı duymalı diye düşünürüm. Evet, son yıllarda Allah’a şükürler olsun her şeyimiz olmuş gibi görünüyor; buna rağmen hemen herkes doksanlı yılların sadeliğini, milenyum başındaki zamanları özlüyor. Gündemimiz yoğun, hırsımızın kavi olduğu belki de trafikteki araç sayısının beşe, ona katlandığı zamanları yaşarken eski zamanları özlemek çelişkili gibi görünebilir ki o zamanlar şimdiye göre cidden yokluk yıllarıydı. Yeniden eskiye hızlı bir dönüş görünse de insanlar buna şimdilik pek aldırmıyorlar ve böyle şeyler de hattı zatında hemencecik birden olmuyor. Nasıl ki çıkılan merdivenler yavaş yavaş çıkıldıysa, aynı merdivenler yavaş yavaş iniliyor inilmektedir. Çok eskiden bir televizyon almak için bir yıllık taksit zamanlarına hızla geri dönülen şu zamanlarda değişen tek şey, zenginlerle fakirlerin mahallelerinin tamamen ayrılmış olmasından ötürü, zengin mahallesindekilerin hepsi milleti zengin zannederken, fakirler de diğer fakirlere bakarak haline şükrediyor. Öte yandan insanlar bağımlı oldukları “şeyleri” her zaman başka şeylerle takviye ederek hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlar.
Halkın içinde yaşayanlar, her grupla bir şekilde haşır neşir oluyorsa eğer, farklı açılardan bakabilme yeteneği geliştirebiliyor. Keza ben de halkın içinde yaşayan biri olduğumu düşünerek halkın aslında yazmadığını, yazılanları da okumadığını biliyorum. Öyle ki okumaktan nefret eden işi okumak olan insanlar, çalışmaktan nefret eden haliyle fakirler, fakirliğinden utanan ancak üç gün başka bir şey derler ancak param olursa bana beyefendi derler şeklinde değerleri ayaklar altına almayı marifet sayanlarla hemen her gün bir yerlerde karşılaşıyor ve sohbet ediyorum. Öte yandan kendini dindar, demokrat, Kemalist, sosyalist, modern vs. diye nitelendirenlerin doğrusu isyanlarının nedenlerinin de sanıldığı kadar masumane olduğuna inanmıyorum. Ne yazık ki ülkemizde milyonlarca insan ailede yaşanan miras kavgalarından ötürü birbiriyle kanlı bıçaklı iken, burada ne yazık ki dindar, kindar, demokrat, bilmem ne hiç mi hiç fark etmiyor. Kardeşiyle adil paylaşmayı reddeden insanlar başkalarının onlarla adil paylaşmasını beyhude umut ederken, haksızlık yapma hakkını eline geçirmek üzere bekleyenlerin gördüğüm kadarıyla hiçbir sıfatları bu gerçeği değiştirmeye yetmiyor.
Halkın içinde yaralar var, halkın içinde farklılıklar var. Ancak aynılıklar kadar güçlü değil. Millete yön veren sözde takımlar laf kalabalığı yaparken Ankara’da daha dün gördüm, Bitlisli sıvacı, Sivaslı elektrikçi, Alevi, Şafi birlikte ekmeklerini, çaylarını paylaşıyor ve birbirlerine yardım ediyor, aynı dertlerden mustarip, ekmek kavgasında, alın terlerinden tutun da kanlarının rengine kadar aynı olduğunun farkındalar. Aynı zamanda sırtlarında kim olduğunu da anlayabiliyorlar.
Halk her yerde, yazın mevsimlik işçi olarak şehir şehir gezenler, hemen her gün basına yansımayan iş kazalarında bedenlerini, canlarını kaybeden insanların dertleri de ortak. Onların arasında yaşayıp onlara ulaşmadan da sanat elbette yapılır ancak tepeden tırnağa toplumda aidiyet hissi tam anlamıyla oluşur mu işte o şüpheli…
Yazmak zor, zülfüyâra dokunmadan yazmaksa nedendir bilmem; işi güldürmece olan ancak sadece belden aşağı espriler yaparak güldürmece yapmaya çalışanları hatırlatıyor.