​ Yine mevsim sonbahar / Anılar / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ağustos '12

 
Kategori
Anılar
 

Yine mevsim sonbahar

Yine mevsim sonbahar
 

Buca/ Dutlu sokak...Görsel internet ortamından www. buca.bel.tr sitesinden alınmıştır.-----------------------------------------------


Yoksun! 

Beklerim sonsuza kadar...

Belki bu bahar.

Belki de başka baharlar...

Belkilere tutunurum,

Ağlarım sabaha kadar...

Şarkılardan fal tuttum! Falımda neler neler çıktı karşıma.  Hasret vardı sevgiye. Onarılmayan hüsranlar biteviye. Esiri olduğum hazan renkli hüzünler. Kırık kırık duygular. Kaderde ne varsa diye diye…

Yorgunum alabildiğince. Yılgın yüreğim kendince. Gönlümde hatıralar, beni bekler sokaklar. Hani ‘’O’’ yıllar önce sevinçle koştuğum daracık sokaklar. Arnavut kaldırımı taşlarla döşeli, birbirine bitişik küçük ve şirin gülen yüzlü evlerin olduğu sokaklar.

Dilimde Ahmet Haşim’in mısraları,

‘’Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...’’

 

Gelmeyin üstüme üstüme sokaklar.

Adım adım arşınlanan sokaklar. Birbirine huşu ile bakan ahşap kapılar. Kapıların üzerinde narin prensesin eli, tokmaklar. Nazik nazik kapıyı tık tıklar… Şimdi hiç biri yoklar. Perdelerin ardında saklanan nice sırlar. Aş mı kaynar, dert mi kaynar? Gizemi içinde gizli kaplar. Gelmeyin üstüme üstüme.

 

Alıp götürdüler beni maziye…

Ah ne güzel günlerdi onlar. Gamsız, tasasız.

Dile gelseniz de bir anlatsanız. İple çekilen yaz tatilleri, mola vere vere aktarmalı yolculuk, uzun uzadıya kara trenle, bitmek bilmez. Bilmezdim ki o zamanlar Ankara, İzmir arası kaç kilometre…

Buca’ya gelirken yol boyu dizilmiş üzüm bağları, az ötede yemyeşil tütün tarlaları.

Şimdi, onlar da yoklar. Betona teslim olmuş tüm yollar, kurulmuş kat kat apartmanlar.

Unutulmayan günler hafızalarda, unutulamayanlar… Usun saklı bir yanında…

 

Gelmeyin üstüme üstüme sokaklar…

Sabahleyin, Güneş’in gözbebeklerimin içine doğuşuyla uyanan ben, pırıltıları ile aydınlanan odam. Pencerenin pervazında günaydın diye ötüşen kumrular… Saksılardan yola sarkan pembe, beyaz, kırmızı sakız sardunyalar.

Seher vakti’’ buz gibi bardacık’’ diye bağıran sesiyle, kumruları kaçıştıran, eşeğinin yularını çekiştire çekiştire geçen O ihtiyar adam. Bir küfesinde yeni kesilmiş üzümler, bir küfesinde gün ışımadan toplanan bardacıklar. Ağır aksak adımlarla yürümeye çalışırken, ara sıra nağme yapar, ihtiyarın sesine karışırdı anırmalar.

Mozaikçi İsmail amcanın bahçesindeki ağaçlarda; şakıyan bülbüller, çatlayıncaya kadar öten Ağustos böcekleri şarkı söylerler.

Ne o eski Rum evlerinin esamesi kalmış, ne o eski tat sokaklarda. Kimi kafeye dönüşmüş, kimi yıkılmış derbeder. Ninemin evinde bile kafe-bar, bahçede bir yığın sandalye ve masalar. Yok, artık o eski neşe dolu kahkahalar, yok artık hep birlikte söylenen şarkılar.

 

Yürüdüm, yürüdüm büyük annenin evinin önüne sürüklendim. Yüksek yüksek tavanları, bahçede tarihi sarnıcı, kuyunun hemen yanı başında kapkara üzüm veren asması.

Ev ağlar, ben ağlar…

Gelmeyin üstüme üstüme anılar…

Pencereleri, vitraylarla süslü, renk renkti o zamanlar.

Kayıp yine meşhur baston. Tüm ev ahalisi aramaktalar. Büyük annenin gözlerinde sitemli bakışlar. Sesi ta yüreklerimizde çınlar.

‘’Verin mari ninecinin bastonumu.’’ Bastonu saklardı torunlardan ya biri, ya diğeri. Çocuk sesleri neşeyle, bahçe duvarlarını aşar, sokaklara taşar.

‘’ Valla ben almadım büyükanne, valla ben suçsuzum!’’

‘’Sus! Bre gavur, sen de onlardansın. Bulun şu bastonumu mari ninecinin.’’

 

Bir sokaktan, diğerine dönerken, amcam çıkar karşıma! ‘’Bana bak, ikincidir geçiyorsun buradan! Bir daha görürsem karışmam ha!’’

 

Gelmeyin bre üstüme üstüme anılar.

Dayanamam, dökülür sonra dizi dizi yaşlar…

Ne yazlar yaşadı, ne çocukluk, ne ergenlik, ne genç kızlık dönemleri, bu sokaklar.

Ne de kıskanılası hayatlar…

 

Büyükannem gibi kimler gelip geçmedi ki bu hayatın acımasız çarklarından. Kimleri terk etmedik ki sonsuzluğa, yitip giden.

Ne dökülen gözyaşları, ne geçen yıllar, ne de yıllar boyu yaşananlar. Unutturamadı ki sevdiklerimizi.

Zaten, gönül bir kez sevdiyse unutabilir mi ki?

Hayata, hayatın önümüze çıkarıp tökezlettiği taşlara takılı kalmış yüreklerimiz. Tüm acılara…

Ya tutkuyla sargın, sevdaya mahkûm olan garip benliğimiz.

İsyan bayraklarını dalgalandıran iç sesimiz.

Biz, şu fani dünyada neyiz?

Her birimiz, bir garip Orhan Veli’yiz

 

.’’Karmakarışık’’ ız

 

‘’Bir okla yaralı kalbim,

Boyacının sandığında;

Güvercinim kâğıt helvasında;

Sevgilim kayığın burnunda;

Yarısı balık,

Yarısı insan,

İn miyim?

Cin miyim?

Ben neyim?’’ Orhan Veli Kanık

 

Her insanın hayatı bir roman, yıllar geçtikçe sayfa sayfa çevrilip okunan.

Okundukça yüreğe dokunan.

Dokundukça iç acıtan…

 

Gelmeyin be üstüme üstüme sokaklar,

Dayanamam, dökülür sonra yaşlar…

 

 

 

 

Ayşen Arslangiray Kura

17 Ağustos’ta/ İzmir’den

 

 

 

 

 

 

 
Toplam blog
: 533
: 1375
Kayıt tarihi
: 14.11.10
 
 

Aydoğdu; kızgın güneşinde Ağustos'un, sararmıştı altın sarısı başaklar. Kırlangıçların göç dansın..