​ Yukarıdakilerin hayâli: Düşün(e)meyen insan! / Felsefe / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Mayıs '08

 
Kategori
Felsefe
 

Yukarıdakilerin hayâli: Düşün(e)meyen insan!

Yaşadığımız, daha doğrusu istesek de istemesek de yaşamak zorunda olduğumuz, yeni dünyanın ilmî kalesinin ev sahipliğini de yalnızca kendinde bilen, bildik ‚medeniyet’in sözde tek mimarı batının (batı derken yalnızca bir bölgeyi değil, aynı zamanda bir düşünce sistemini düşünüyoruz) tarih boyunca o mevzubahis kaleye tuğla ‘ilmî yenilikleri’ aklının fırınında pişirip yine o kalenin hayatî bir boşluğunu tıkamayı beceren şahsiyetlere nasıl davrandığını az çok hepimiz biliriz. Aynı düşünce, örneğin şimdi ciltlere sığdıramadığı yunan felsefesinin önemli isimlerinden Sokrates’i zamanında ‘allahsızlıkla’ suçlayıp, bir yudum suda boğmuş, insana kim olduğunu, nereden geldiğini, bir ihtimal nereye gidiyor olduğunu tanrı’ya başvurmadan önce akla sonra dile getiren ‘allahsız materyalist’ Darwin’in eserini yalanlamış, yasaklamış, ‘durdurun dünyayı güneşin başı dönüyor’ diyen Galilei’ye sahtekâr, büyücü, hatta şarlatan deyip, cezalandırmış, sürüm sürüm süründürmüş, Kopernikus’a, Descártes’a, Flaubert’e, Rousseau’ya, ve daha nicelerine demediğini, etmediğini bırakmamıştır.


Ama bu yalnızca batıda değil, doğuda da, güneyde de, kuzeyde de böyle olmuştur. Bu bağlamda dört diyara yayabileceğimiz nice isimlerimiz vardır geçmişimizde.


Hakikaten, biz insanlar ne kadar garip varlıklarız, değil mi...?! Önce yerden yere vuruyor, hatta öldürüyor, sonra cesediyle birlikte kazanımlarını da omuzlarımızda taşıyoruz. Neden acaba? Kıskançlık mı, çekememezlik mi, hasetlik mi, fesatlık mı...?

Aslında günümüz gerçeklerinin ardına varmamak, gelişip ilerlememek, kısacası medenîleşmemek için elimizden geleni ardımıza komamışız. Ama neden?

Neden mi? Çünkü gerçeği ve doğru’yu dile getiren düşünürlerin, düşünenlerin bu fiilini varolan inanç düzenine sabotaj girişimi olarak algılamışız da ondan. Bu şahsiyetlerin düşüncelerinin insanlar üzerindeki etkisini sıfırlayabilmek için ise onları varlığımızın temel direklerinden biri olan son umudumuz ‘inancımıza’ ezelden beri ‘karanlık ve günah dolu gözler’ini dikmiş şeytanın işbirlikçisi, uşağı ilân etmişiz. Onlara kelimede de olsa ‘kötü’nün kardeşi ‘şarlatan’ demişiz. Oysa bugün hepimizin iyi, hatta çok iyi dediği bilgi düzeyimizi ‘bir zamanın şarlatanları’na borçlu olduğumuzu çoktan unuttuk gitti. Günümüzde manşet manşet herbirini ‘star’ ilân ettiğimiz o ‘bir zamanın şarlatanları’na zamanında hayatlarını nasıl da zehir etmişiz oysa...

Peki ama neden buna rağmen günümüz gerçeklerinin zamanında önüne geçememişiz? Sokrates’i hapisten firar etmek varken zehir içip ölmeye, Darwin‘i kilisede engizisyon denilen ilâhî canavarın koltuğu ‘papalık’ta merkezleşmiş tanrısal hukukun dillere destan insafsızlığına rağmen, insanın tanırının değil, doğal şartların eseri olduğunu söylemeye, Galilei‘yi çağın ‘kızıl ağaları’ papaların karşısında bile bir çocuğun inadıyla ‘dünya hareket ediyor işte!’ demeye, ve daha nicelerini yaşadıkları zamanın akıllarının sınırlarını aşan şeyleri telâffuz etmeye iten güç nedir? İnsanı candan baştan geçecek kadar etkisi altına alan bu ‘gerçek’ sevdası neden?

Çünkü gerçekler sanıldığı gibi bir insanın icadı olamayacak kadar muazzamdır. Çünkü her gerçekte kendisini insana sevdirmesini bilen tek umut ‘doğa’nın muhteşemliği dile gelmektedir. Her gerçek idrak gücümüzü yerle bir eden doğal âfet gibidir. Bu yüzden insan oluşumuzla bu gücün önüne geçemeyiz.

Biz ancak korkarız.

Korkmayı da çok iyi beceririz...

Korkunca da inancımıza sarılırız. Ama inancımızın da sarsılmakta olduğunu görür, bu sarsıntıya aslında doğanın kendisinin değil, onun gerçeklerinin elçisi olmuş insanların sebep olduğuna inanır, onları etkisiz hâle getirerek depremi durdurabileceğimizi düşünürüz. Ama doğanın kendisinin, gerçeklerini dile getiren ve ileride de getirecek olan elçilerinin kaynağı olduğunu düşünemeyiz. Şimdi, düşünen ve konuşan bir varlık olarak insan, kendisini doğuran doğanın gerçeklerinden başka ne düşünüp, konuşabilir ki? Varlığının nasıl başka bir misyonu olabilir ki?

Ne kadar garip değil mi, insan olduğunu, tanımının düşünmeye ve konuşmaya dayandığını biliyorlar ama konuşup düşünmeni suç ya da günah sayıyorlar...?!

Doğasından vazgeçmesini bekleyenlerin insanı bu hususta nasıl dolandırdığının hikâyesinin başlığı, günümüzde de, hür ve demokratik yaşıyor olduğumuzu düşünüp bildiğimiz şu zamanda da, değişmemiştir. En iyi insan bir düşünceyle tüm insanlığı dünden bugüne taşıyanın kim olduğunu yarın unutandır. Unutmuyor olsaydık çoktan ‘bir durun yaaa!’ demez miydik? Sesimizi duyurtana kadar uğraşmaz mıydık onlarla?

Ama zaman ‘Boşuna!’lı çarelerin kabul gördüğü zaman. Ama madem her şey ‘boşuna!’, o zaman neden bizi duymak istemeyenlerin çabaları bu ‘boşuna!’lıktan nasibini almaz ki...? Ben boşu boşuna ‘boşuna!’ demiyorum. Boşvermeyen bilir!

 
Toplam blog
: 47
: 537
Kayıt tarihi
: 09.04.08
 
 

Freiburg Üniversitesi Nörolengüistik ve Felsefe bölümü mezunuyum. H..