​ Zülam / Dostluk / Milliyet Blog
Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Ağustos '07

 
Kategori
Dostluk
 

Zülam

Zülam
 

Karlı bir kış günü. Oturma odasındaki alçak sedirde yatıyorum. Oda sıcak. Üzerime örtülmüş olan beyaz tül kumaşın altından, çevremi bir bulut arkasından bakar gibi algılıyorum. Annem ve Zülam odada bir sağa bir sola dolaşıyor, az sonra başlayacak merasimin son hazırlıklarını yapıyorlar. Ben de, içim tatlı bir heyecanla dolu, bu merasimi bekliyorum. Bu, bizde, ikide birde tekrarlanan bir olay. Ne zaman hastalansam veya annem ne zaman benimle ilgili bir korkuya kapılsa, bu tören tekrarlanıyor. Benim hiçbir itirazım yok. Tersine, bu işten hoşlanıyorum. Tekrar bu işin lazım olduğu, bana bildirilir bildirilmez, uysal bir kedi gibi sedire kurulup, beyaz tül kumaşın altında, yerimi alıyorum. Yattığım yerden Zülam’ın hareketlerini takip ediyor, yapılan işin her safhasını adım adım içime sindiriyorum.

Önce odanın ortasına büyük bir örtü seriliyor. Arkasından, bu örtünün tam ortasına gaz ocağı konuluyor. İçi su dolu büyük bir kap ocağın yanına yerleştiriliyor. Ben, içim sevinçten titreyerek, ocağın çıkardığı sesleri dinliyorum. Arkasından , içinde kurşun parçaları bulunan başka bir kap, ocağın üzerine oturtuluyor. Sonra Zülam, yaşlı bedeninin, artık hareket etmeyi reddeden bacağını sürüyerek, divana yaklaşıyor. Ben tül kumaşın altında, garip bir rehavet içinde gevşemiş, bekliyorum. Kıpırdamak istemiyorum. Bu hazırlık sırasında, birbiri ardına eklenen her saniye ve hazırlığı sürdüren her hareket ile, sanki bedenimin etrafına ipekten bir koza örülüyor. Gitgide daha hareketsiz hale geliyorum. Gitgide daha hareketsiz, gitgide daha mutlu. Bir örümcek ağının dokusu içinde tutsak olmuş küçük bir böcek gibiyim. Ama işte, ölüm korkusuyla çırpınan değil, halinden son derece hoşnut küçük bir böcek. Büyülenmiş gibiyim ve bu büyü bozulsun istemiyorum. Zülam, hareket ettiremediği bacağını öne doğru uzatıp, yere yaklaşabildiği kadar yaklaştıktan sonra, güm diye kendisini tahta zeminin üzerine atıyor. Bu onun oturma tarzı. Dizlerini artık bükemiyor. Zülam yaşını bilmiyor. Bildiği tek şey, dokuz çocuk doğurduğu ve çok çok seneler evvel, daha çok ‘taze’ iken, köyde babasının, onu Hüseyin efendiye karı olarak verdiği. Hüseyin efendi o zamanlar, beş çocuk babası evli bir adammış. Üzerine kuma geldiği Ayşe hanımla uzun seneler ayni evde oturmuşlar. Zülam o zamanlar herşeye sessiz sedasız katlanmış. Ayşe hanım kumasını evde hiç istemediği halde, kocasına itiraz edememenin intikamını, başka yollardan ve tabii Zülam’dan almış. Evdeki bütün ağır işleri ona yüklemiş, devamlı olarak Hüseyin efendiye Zülam’ın ‘kötü’ huylarını anlatmış, itaatsizliğinden, savrukluğundan, beceriksizliğinden, yalancılığından dem vurmuş. Zülam, birbiri ardına doğurduğu bebeleri sırtında, mutfakta, samanlıkta, tarlada, bahçede hem iş yapar, hem de acı gözyaşları dökermiş. Hüseyin efendi bilirmiş işin iç yüzünü, bilirmiş aslında Zülam’ın, Ayşe hanımın anlattığı gibi olmadığını, hep onu korumaya çalışırmış ama ne yapsın? Öte yandan Ayşe hanım ilk karısı, ilk göz ağrısı, ilk beş çocuğunun anası... Vaktinden önce yaşlanıp, üzerine genç güzel Zülam’ın gelmesiyle kırılmış, incinmiş bir kadın. Onu da fazla üzmek istemeyip, durumu idare etmeye çalışırmış. Böylece günler günlere, seneler senelere eklenmiş. Ayşe hanımın azarları, kötülemeleri, horlamaları bitmemiş. Zülam herşeye rağmen elinden geldiğince ev işlerini yapmaya, peşpeşe doğan çocuklarını büyütmeye çalışmış. İnce güzel ellerinin yerini, nasırlı kaba pençelerin aldığını, dokuz çocuğa yuva olan bedeninin, patates dolu, şekilsiz iri bir çuvala döndüğünü henüz farkedemeden, günlerden bir gün Hüseyin efendi ölüvermiş. Ayşe hanım da, artık kendisini frenleyen güç ortadan kalktığı için, senelerdir varlığına sadece tahammül ettiği rakibesini, kendi beş çocuğuyla bir olup, kapı önüne koyuvermiş. Zülam’ın talihi herhalde baştan itibaren kendisine gülmemeye kararlı imiş ki, doğurduğu dokuz çocuktan sadece ikisi erkek olmuş. Biri baştaki, biri de en sondaki. Hüseyin efendi öldüğünde, büyük oğlu şehirde iş bulmuş, çalışmaktaymış. Yaşı gelmiş kızların hepsi de. çoktan başka köylere kocaya verilip, savuşup gitmiş durumdaymışlar. Hüseyin efendi erken öleceğini hiç hesaba katmamış olmalı ki, imam nikahlı karısına, daha hayatta iken, şu mal, bu mülk senindir dememişmiş, bu yüzden Hüseyin efendi’den kalan herşeyin üzerine, resmi nikahlı Ayşe hanım oturmuş. Böylece Zülam, son iki kızı ve küçük oğluyla, bir günden diğerine ortada kalıvermiş. Önceleri kendisine acıyan bir köylüsünün yanına sığınmış. Çünkü o tarihte kendi babası da artık yaşamıyormuş. Bir zaman sonra, üç çocuğunun elinden tutup şehre, büyük oğlunun yanına gelmiş. Bedeni ağır işlere alışık ya, artık ondan sonra ev ve tarla işlerinin yerini, çeşitli fabrika işleri almış. İş bulduğu yerde çalışmış, iplik fabrikası işçiliğinden, bulaşıkçılığa, çuval taşımaktan, çamaşırcılığa, ne bulduysa yapmış. Neticede son üç çocuğu da büyüyüp, her biri kendi hayatını yaşamaya başlamış. Kızlar evlenmiş, küçük oğlan işçi olmuş. Bütün bunları, bize her gelişinde annemle yaptığı çeşitli sohbetlerden biliyorum. Zülam anlatmayı çok sever. Ya anneme hayatından çeşitli bölümleri, karşılaştığı insanları, ya da bana o zamana kadar hiç duymadığım hikayeleri anlatır. Haftada bir gün bize gelir, anneme çeşitli ev işerinde yardım etmeye. Sağlığı ve bedeni durumu artık fabrikalarda çalışmasına uzun zamandır engel olduğundan, hayatını çeşitli evlere temizliğe giderek kazandığı birkaç kuruşla devam ettirir. Zülam’ın bize geldiği günler benim için bayramdır. O günlerde ev ödevlerimi erkenden bitirir, onun yolunu gözlerim. Kapıdan içeriye girer girmez, şişman gövdesi, kocaman sesi, sevimli lehçesi ile bütün evi doldurur. Anneme ‘Hanım’ der ‘Şu dibi delik dünyada her şeylere katlandım. Ama ille de şu bacaklarımın, şu belimin ağrısı. Bunlar beni bitiriyor.’ Annem ona en ağır işleri vermemeye dikkat eder. Birlikte çalışırlar. Arada Zülam hep anlatır. Anlattıkça coşar, güler, ağlar. Sonra oturup hamur açarlar. Ben neticeyi sevinçle beklerim. Sonuçta birbirinden lezzetli kurabiyeler çıkar ortaya. Sonra oturup kahve içeriz.

Sonra benimle oyun saati gelir. Halının üzerine otururuz, o yine kendisini güm diye bırakır yere. Ya birlikte beş taş oynarız, ya da bana çeşitli tekerlemeler okur. Sonuçta evin içinde benim şen kahkahalarım çınlar. Her seferinde şaşarım: Zülam bu kadar komik tekerlemeleri nereden bilir? Okuyup yazamaz çünkü. Bu konu açıldığında, çukura kaçmış bal rengi gözlerini, elle tutulabilecek bir üzüntü kaplar. ‘Köy yeri işte hanım’ der ‘Köy yerinde kız kısmını okula göndermezler ki. Çok istediydim vaktiyle, küçük ağam okula başladıydı. Komşu köye yepisyeni bir okul açtılardı. Ama bubam olmaz dedi. Sen kız kısmısın, haddini bil, dedi.’ Onun bal rengi güzel gözlerindeki üzüntüye dayanamam. Zülam’ın gözleri bence güzeldir. Kırış kırış yüzünde, yanyana iki sevimli çukura yerleşmiş, bal rengi ışıklarla gülen gözlerdir bunlar. Bu ışıkların solmasına dayanamaz, hemen elime hikaye kitaplarımdan birini alır, ona okumaya başlarım. Hikayede anlatılan şeylere dalar hemen, gözleri yine ışıldamaya başlar. Beni kucağına oturtur, büyük bir hazla dinler. Sonra akşam olur. Gitme zamanı gelir Zülam’ın. Kucaman kumaştan çantasını, gündüz annemle beraber yaptıkları yemeklerden arta kalanlarla doldurur, hem kendisine, daha sonra yemek için, hem de evinde ve evinin önündeki avluda beslediği, sayıları beşle onbeş arasında değişen kedilerine. Annem her seferinde, evde bize fazla gelen eşya ve giysileri de verir ona. Artık yün bir örtü mü olur, bir ayakkabı mı olur? Bazen annem kendi giymediği bazı ceket, elbise gibi şeyleri düzeltir, genişletir, ona verir. Zülam bunları da çantasına doldurur, sonra bölgenin yerli kadınlarının kullandığı, kocaman, kareli yün atkısına bürünür, benim saçlarımı, yüzümü okşar, annemi üzmememi tembih eder. Kumaş çantasının kalın iplerden oluşan saplarını omuzuna geçirip, çantayı sırtına vurur. ‘Hadi sağlıcakla kalın.’ der ve hareketsiz bacağını sürükleyerek, kendisini yokuş yukarı, yavaş yavaş inen karanlığın sislerine bırakır. O, yokuşun başında kaybolana kadar arkasından bakarım. Gidişinin, ayağını sürümesinden doğan garip ritmini izlerim. Haftaya tekrar geleceğini düşünerek, kendimi teselli ederim. Çok uzakta değildir gideceği yer.

Bizden birkaç sokak ötede, küçük oğlunun yanında, onun kendisine verdiği bir odada oturur. Gelininin kendisine bakmasını istemez. Paraca çocuklarına muhtaç olmayı da. ‘ Ayaklarımın üstünde dikildiğim kadar, kendim bakarım bu bedene ben .’ der. ‘Gerisi gayrı....Yaradan böyüktür. O işini bilir. Beni bir daha kula kul etmez , ellere muhtaç kılmaz Rabbim.’ Geçenlerde, annemle, kocası doktor olan bir arkadaşı konuşurlarken duymuştum: Zülam’ın romatizması kalbe vurmuş diyorlardı. Onun arkasından bakar, bacağını sürümesini izlerken düşünür, ama kalp ile bacak arasındaki ilgiyi kavrayamam. Bazı günler giderken, annem şöyle söyler: ‘ Haftaya tekrar kurşun dökelim Zülam kadın. Bugünlerde yine sık sık anjin oluyor, sen tedarikli gel.’ Zülam bunun üzerine saçlarımı tekrar okşayıp, çenemi havaya kaldırır, yüzüme araştıran bakışlarla bakar. ‘Yaparız hanımım, dökeriz, birşeyciği kalmaz tomurumun.’ Bu benim için, o sihirli törenin müjdesidir. Gelecek haftayı bu sefer çifte sevinçle beklerim. Zülam olağan işlerini bitirince de, alçak sedire oturup, tülün altına girmem emredilir. Bunu tekrar ettirmem. Hemen sedire kurulup, yerimi alırım, dikkat kesilirim ve sihirli koza örülmeye başlanır.

Zülam bugün biraz ağırdan alıyor. Başında kenarları oyalı beyaz başörtüsü, gözleri kapalı mırıldanıyor. Arada başını sağa sola çevirip, iki tarafına üflüyor. Kalın sesinin monoton mırıltısı, iki tarafa üfleyen nefesinin ritmik hışırtısı ile neredeyse kendimden geçmiş haldeyim. Arada sırada kemikli kocaman elleri, başımın üzerinde dolaşıyor, bana değmeden, ayni ritmik hareketlerle, başımın birkaç santim üzerinde. Annem de başında beyaz bir örtü ile onun yanında oturuyor ve elleri göğe açık, sessizce duaya katılıyor. Ben, gözlerim yarı açık, olanları takip ediyorum. Bu an hiç bitmesin istiyorum. Uyku değil bu içinde olduğum hal, uyumuyorum. Herşeyi duyabilirim, görebilirim ama kıpırdayamıyorum, daha doğrusu kıpırdamak istemiyorum. Zaman durmuş gibi sanki, sadece Zülam’ın mırıltısı ve ocağın hışırtısı duyuluyor. Bir zaman sonra Zülam, içinde kurşun parçalarının bulunduğu kaba uzanıyor. Ayni mırıltılarla, kabı birkaç kez su üzerinde dolaştırıyor. Sonra annem, su dolu kabı eline alıp, büyük dikkatle başımın biraz üzerinde, havada tutuyor. Ben adeta nefes almaktan korkuyorum. Ya bir şey yaparsam ve içinde olduğum bu tarifsiz ruh hali bozulursa..Sırtımdan kopan ürpertiler ensemden yukarıya tırmanıyor. Artık en yüksek nokta yaklaşıyor, biliyorum. Zülam üzerime eğiliyor, nefesi ve mırıltılı duaları, tülün arkasından yüzümü yalıyor. Sonra kabın içindeki erimiş kurşun kitlesini, yavaşça suya bırakıyor. Büyük bir cazırtı kopuyor başımın üzerinde. Zülam’ın sesi de yükseliyor. Okuduğu arapça dualar, duyulur hale geliyor. Bir zaman öylece kalıyoruz. Ben sihirin son saniyelerini yudumluyorum. Cızırtılar susunca, başımın üzerindeki kabı yere indiriyorlar. Benim için rüyanın sonu...

Başımın üzerindeki tül kumaş alınıyor. İçimi çekerek yattığım yerden doğruluyorum. Zülam şimdi su dolu kabın üzerine eğiliyor. Ben de sedirden kalkıp onların yanına oturuyorum. Acaba Zülam’ın gördüğü şeyleri, ben de görebilecek miyim? Soğuk suyun içine atılan erimiş kurşun, yeniden donarak, değişik şekillere bürünmüş. Kimi uzun, kimi yıldız gibi, kimi yamru yumru. Zülam bunlara uzun uzun bakıyor ve sonra konuşuyor: ‘ Tomuruma nazar değmiş hanımım. İnce uzun, gençten bir kadın görünüyor. Çok uzakta değil. Bak bak, onun da bir bebesi var. Ayni yaşlarda tomurumla. Kıskançlık hanımım. Bu gençten kadının yüreği kıskançlık bağlamış. ‘ Annem anlamış bir ifade ile başını sallıyor. Galiba Zülam’ın kimi kastettiğini biliyor... Annem İstanbul’lu. Soğuk kışlar haricinde başı açık gezer ama inançları kuvvetlidir. Zülam’ın dualarının da kabul edildiğine inanır. Annem için herhangi bir temizlikçiden çok daha fazla birşeydir bu iri yapılı, güleç yüzlü, yaşı belirsiz köylü kadını. Onu hoş tutmaya, ona saygı göstermeye büyük itina eder, tavsiyelerini dinler, zaman zaman akıl danışır. Annemi üzen, düşündüren meseleler için, bazen Zülam iki üç basit cümle ile bir çözüm getiriverir. ‘Kulak arkası ediver hanımım.’ Veya ‘Bugün yat uyu hele, yarın başka rüzgarlar eser gönlünde.’ der. Bazen de annemin İstanbul lehçesini çözemez: ‘Gözünü yiyim hanımım, dil kırma, anlamıyom.’ deyip bizi güldürür. Zülam şimdi de, kurşun parçalarını sudan çıkarıp, önündeki beyaz tülün üzerine diziyor ve tekrar birkaç dua mırıldanıyor, sonra nefesini bana doğru üflüyor birkaç kez ve böylece tören sona eriyor. Annem kalkıyor, kapları ve ocağı mutfağa taşıyor. Kalkmak isteyen Zülam’a, ‘ Sen otur Zülam kadın’ diyor, ‘Ben şimdi kahveleri getiririm.’ Ben de annemin arkasından zıplıyorum, kurabiyeleri getirmek için. Şimdi oyun ve hikaye faslına seviniyorum.

Bu sabah Zülam geldiğinde, ilk önce kurabiyeleri yaptılar, mutfak nefis kokuyor. Zülam’ın bildiği birçok çeşit kurabiye tarifesi var. Annem kahveleri dolduruyor, ben kurabiye tabağını alıyorum. Tekrar oturma odasına dönüyoruz. Zülam yerde, arkasını duvara dayamış oturuyor. Gözleri kapalı, ellerini kucağında kavuşturmuş. Kırış kırış yüzünün arkasındaki kafasının içinden kimbilir neler geçiyor? Belki yeni bir hikaye? Karşısına geçip onu seyrediyorum. Annem yanımıza geliyor. ‘Hadi Zülam kadın’ diyor ‘yardım edeyim de kalk, kahveleri masada içelim.’ Zülam cevap vermiyor ve kıpırdamıyor. Annem eğilip, onu kolundan tutuyor, Zülam’ın başı önüne düşüyor. Kocaman vücudu boş bir çuval gibi, garip bir şekilde yana kaykılıyor. Annem elektrik çarpmış gibi geriye sıçrıyor.. Sessizlik... Annem tekrar öne eğiliyor. Zülam’ın yanına çömeliyor. Bileklerini tutuyor. Birkaç kez adını sesleniyor. Annemin onu kuvvetle sarsmasına hayret ediyorum. Sonra elleri ile yüzünü örtüyor annem. Ne olduğunu anlamıyorum. Bir, yerde garip bir biçimde yatan Zülam’a, bir yüzünü elleri ile kapatmış anneme bakıyorum. Nihayet kurumuş boğazımdan korku dolu. cılız bir ses çıkıyor: ‘Ne oldu Zülam’a anne? Uyuyor mu?’ Annem tekrar, benim orada olduğumu farkediyor. Ayağa kalkıp bana sarılıyor. ‘Gel’ diyor ‘Mutfağa gidelim. Zülam herhalde hastalandı.’ Sesi kısık, elleri buz gibi. Beni önüne katıp odadan çıkarıyor. Mutfaktaki masanın iskemlesine oturuyorum. Masada boş kurabiye tepsisi duruyor. Dik dik ona bakıyorum. Annem mantosunu kapıp evden fırlıyor. Giderken mutfak kapısından bana bakıyor: ‘Ben gelinceye kadar burada otur, bir yere kıpırdama.’ Neden diyemiyorum, nereye gidiyorsun da diyemiyorum. Dik dik tepsiye bakıyorum. Zülam içeride.. Zülam yerde yatıyor.. Evin içi birdenbire buz gibi.. Üşüyorum.. Dişlerim birbirine vuruyor.. Mutfak kapısında komşu kadının yüzü beliriyor. Bana garip garip gülümsüyor. ‘Orada otur.’ diyor. Neden mutfakta oturmamı istiyorlar? Az sonra, aralık kapıdan tekrar annemi ve hastalandığım zaman annemin eve çağırdığı doktor Hasan beyi görüyorum. Sonra başka insanlar girip çıkıyorlar, başka komşular. Sonra Zülam’ın oğlunu görüyorum. Sonra annem giriyor tekrar mutfağa. Gözleri kıpkırmızı. Yanıma geliyor, bana sımsıkı sarılıyor... Elleri hala buz gibi...Başımı kaldırıp yüzüne bakıyorum. Sesim kuru ve dik çıkıyor: ‘ Anne....Anne, Zülam öldü mü?’ Annem beni tekrar kucaklıyor. Sesi yumuşak, ama bulutlu: ‘Evet yavrum’ diyor ‘Zülam kadın artık burada değil, o artık cennette.’

Annem saçlarımı, yüzümü okşuyor durmadan. Duyduğum kelimeler, kafamın içinde uçuşuyor, bürünecekleri bir kavram arıyorlar. Zülam kadın artık burada değil... Zülam kadın artık yok... Annem paltomu getirmiş, giymemi, yokuşun başında oturan arkadaşım Leyla’ya gitmemi istiyor. Sonra gelip beni alacakmış.. Beni sokak kapısına doğru itiyor. Oturma odasının önünde duruyorum. Biliyorum. O orada yatıyor. Onu görmek istiyorum. Annem içerideki manzaranın, yedi yaşında bir çocuğun gözlerine göre olmadığı düşüncesinde herhalde, müsaade etmiyor. Yumuşak ama kesin hareketlerle beni dışarıya itiyor. Sokağa çıkıyorum. Dışarıda akşam çöküyor. Beyaz kar taneleri, ardı ardına toprağa iniyorlar. İki ev ötede, arkadaşımın evi. Yokuşu çıkıyorum. Bacaklarım çok ağır. Yokuşun ortasında duruyorum. Dönüp evimize bakıyorum. Tek katlı. Güzel küçük bir bahçe içinde, tanıdık yüzü, bildiğim görüntüsü ile.. Evimizin kapısında heyecanlı bir giriş çıkış var.... Ve ben gayet iyi biliyorum: Küçük evimizde bir şey değişti ve bu şey artık değiştirilemez! Annemin sözlerinin ne anlama geldiğini biliyorum ben: Kimse artık benim için kurşun dökmeyecek!...Ve ben yaşlı arkadaşımı, bir daha hiç görmeyeceğim. Gözlerimden sıcak yaşlar boşalıyor.......

 
Toplam blog
: 165
: 1414
Kayıt tarihi
: 03.08.07
 
 

Uzun yıllardır yurt dışında yaşıyor. İsviçre'de Adalet Bakanlığı'ndaki mesleği yanında tiyatro ya..