Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Nisan '10

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
2279
 

[oyun okuma] "Ben yapmam gerekeni yaptım, başka ne yapsam ağzımda kül tadı bırakırdı..."

[oyun okuma] "Ben yapmam gerekeni yaptım, başka ne yapsam ağzımda kül tadı bırakırdı..."
 

Ölüm Tüneli'ne girmenin ne demek olduğunu biliyorlar.


“Karanlıkta işkenceyi beklemenin ve karanlıkta gerçeği aramanın ne anlama geldiğini biliyorlar. Ölüm Tüneli'ne girmenin ne demek olduğunu biliyorlar. Gerçekten korktukları şey: Kimsenin onları gerçekten umursamaması. İnsanların onları unutması. İnsanların mışıl mışıl uyuması. Onların bildiği ve korktuğu, bu...”

Bu cümleleri ya sıklıkla tekrar edin, ya da oyunu izlemeye gidin. Umursanmamaktan daha başka ne korkumuz olabilir ki? Şiddetle, baskıyla mücadeleyi ve başarı kazanmayı ancak şiddetsizlik zemininde çözebiliriz. Şiddete karşı şiddet, birbirini artırmaktan, çarpan değerlerini yğkseltmekten başka işe yaramıyor. Ne kadar korkutucu olursa olsun baskı ve şiddete karşı, baskı ve şiddet zemini içermeyen yeni bir dil olmalı...

"Cesaret tek bir sesle başlar... Ben yapmam gerekeni yaptım, başka ne yapsam ağzımda kül tadı bırakırdı..."

İnsan hakları üzerine şu ana yazılmış en iddialı ve çarpıcı oyun olarak kabul edilen Atirl Dorfman imzalı “CESARET TEK BİR SESLE BAŞLAR ” adlı oyunu, Sinan Çetin’in gelecek açısından umut veren en önemli projesi, Plato Film Okulu ve TİYATRO TOPLULUĞU Plato-IN, Sahnesinde izledim.

Bu oyunun seçilmesi, sahneye koyulması ele alınış biçimindeki her şey Haki Biçici yönetimindeki genç ekibin daha öncede izlediğim oyunlarında gördüğüm iç tutarlılıklarına denk düşmektedir. Plato Film Okulu, İstanbul’a yakışan, özgür düşüncenin, serbest yaşamın ve dönüşümün kaynağı, en azından bir zemini olmaya devam ediyor. Ortaya çıkan oyunu, eseri en azından bu bağlamda görmeyi önemsiyorum.

Her gün karşı karşıya olduğumuz motamot muhalefet, bildik karşı çıkışlar, şiddet, isyan duruşlarından sıkılarak hayatın boşluklarına kendini atan önemli sayıda insanı harekete geçirebilecek bir adil yakalamış olan Atirl Dorfman’ın oyunu yeni dönemde bu konuların nasıl ele alınabileceğine de ışık tutmaktadır, bence.

Şiddetin efendilerine karşı makul toplumun, sıradan insanların arasından çıkmış, görünmez sabırlı ve inançlı kahramanlarını sahnede bazen de aramızda görmek, arka planda yer alan rutin şiddet görüntülerini , günlük yaşamda da nasıl etkisiz hale getirebileceğinin d canlı örneğiydi sanki. Salona daha girerken baskıcının fener ışığını gözümüzde hissetmemiz, bize yer göstermek mi, yoksa korku salmak amacı mı taşıdığından emin olamadığımız, atmosfere giriş yapmamıza neden olan etkili ve yaratıcı bir buluştu.

Sahne düzeni görsel bir tasarımcı elinden çıkmış gibi etkili, salonun tümüne de izleyiciyi içine alacak şekilde yaygınlaştırılmıştı, başarılıydı. Yine de, ekibin yeni oyunlarında sahne, dekor ve kostüm tasarımı ile ilgili bir profesyoneli yaratıcı ekip içinde görmeyi, bunun onlara önemli katkı sağlayacağını umuyorum.

Sahnede yer alış, duruş ve zamanlamaları yönetiş açısından bir dans ve hareket yönetimi, uzun çalışmalar, bir koreograf gerektirdiği konusunda da samimi bir düşüncemi koruyorum. Sahne duruşu ve yer alış sahnede oluşan dokuya izleyiciyi katmak açısından son derece önemli. Bu nüanslar bir oyunu önemli yada önemsiz kılabiliyor. Özellikle genç ekiplerle yapılan çalışmalarda buna destek olmak onların ortak dil bulmalarında bedenlerini daha iyi kullanmalarına ve ifade etmelerinde aracı olacak, olabilir diye düşünüyorum.

Plato Film Okulu yaklaşımının, diğer okullardan farklı olarak yaşamımıza olumlu katkılarda bulunmaya devam etmesi bu işleri ve sistemi önemsemesi halinde İstanbul ve gelecek için önemli yaşam laboratuarlardan biri olacağına inanıyorum.

Ayrıca sahne için tüm gerekli sahne tasarım, koreografi, hareket yönetimi, dramaturji vb alanlardaki disiplinlerin kurs ve eğitim programlarına da yansıması elbette arzum ve isteğim.

Oyunda sahneye yansıtılan video görüntüleri, video art atmosfer hakkında bilgi vermek, izleyiciyi kendi atmosferine çekmeye önemli katkılar yapıyordu. Mehmet Selçuk Bilge’yi çalışmalarından, yansıttığı görüntülerden ve özellikle yaratıcı fragmandan dolayı kutluyorum, en az oyun kadar önemli iş yaptıklarına yürketen inanıyorum.

Sahnede konunun ele alınıştaki yerellik dikkat çekiciydi, Hindistan'dan Gana'ya, Amerika Birleşik Devletleri'nden Togo Cumhuriyeti'ne kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde, umursamazlığa karşı dayanma ve dayanışma gücüne sahip olan insanların hikayelerinin anlatıldığı oyunda bir Türk’ün olmaması güzel ve etkili, merakta bırakan bir ironiydi. (Çeviri oyunun yapısına sadık kalmak ihtimallerini de düşünerek)

Ele alınan gerçeği, onunla bizi çok fazla bütünleştirmeden, duygusal içe alış yapmadan gerçekleştirmesi bakımından da olumlu oldu diye düşünüyorum, oyun sonrası Haki Biçici’ye neden bir Türk yok örnekler arasında? Diye sorduğumda aldığım cevap, yerelliğin korunmasına vurgu yapar, sahneyi tartışmalardan ve güncele taşımaktan, aidiyetin baskısından kurtarmak açısından yararlı, benim de görüşlerimi bu yönde canlandırmamı sağlamıştı.

PLATO In ekibin oyuncularını artık tanıyorum, yerleri, rolleri sıralamaları değişse de her oyunda daha olgunlaşmış halde seyirci karşısına çıkıyorlar. Elbette alınacak çok yol ve çalışacak çok zaman var.

Haki Biçici, bir yönetmen ve proje adamı olarak, Plato-IN projesinin, Plato Film Okulu içerisinde cesur bir sesi, titiz ve sürpriz işler çıkaran seçicisi olarak yoluna devam ediyor. Cesaret, onun seçimleriyle bize ulaşıp yeniden umutlanmamıza, korkularımızı yenmemize katkıda bulunuyor.

Gökhan Tercan, yeni görünümü ile geçen oyundan çok farklı bir rolü de başarıyla gerçekleştirdi. Ben onu izlemeye devam etmek istiyorum, oyuncuların tümü sahnede sadece rolleri ile görünür olmayı başardılar, bu önemli bir ayrıntı. Oyun, ekibin tümünün performansı ile ortaya çıkaran bir özellikteydi.

Enis Boztepe, oyunun tümünde her anlamda oyun içindeki yerini, rolünün gereğini, etkisini artıracak biçimde gerçek, yakın ve oradaydı, başarılı bir baskıcı tiplemesi için gereken bütün malzemeyi kullandı. Aartıya kaçmadan baskıcıyı bize hissettirdi, sonuçta baskıcının da günlük yaşamda bizlerden biri olduğu ve önemli farklar olmadığı onunda her konuda yaratıcı, eğlendirici görüşleri ve düşünceleri olabileceği gerçeğiyle yüzleştirdi bizi.

Nesrin Yılmaz’da her oyunda daha bir seyredilirlik kazanıyor, birlikte izlediğim arkadaşımın da oyundaki gözdesi oldu, onu çok beğendi..

İdil Arkut Malhan, bir ekip oyununun içindeki yeteri derecede görünür olmayı, bunu oyunun tümünün başarısına yansıtabildi. Yeni deneyimlerde onu da uzunca süre izlemeyi umuyorum.

Deniz Dalgıç, Raci Durak, Yağmur Gören, İsmail Kavrakoğlu, Cansu Polat, Burçin Seyrek, bir ekip oyununun gerekleri içinde gerçekte bir gösteriye daha yakın düşünülebilecek bu oyun konseptinde başarılıydılar. Bazen ekip için ne derce görünür kalmayı bilmenin, öne çıkmanın önemli olmadığı bir atmosferde oyunun ve kendi olmanın önemini bize bir kez daha gösterdiler.

Çevirideki anlayabileceğimiz cümle yapıları ve kurguları için Sanem Öge’yi de kutlamak gerkiyor. Bir reklam filmi anlaşılırlığı içinde akılda ve geleceğe kalıcı metinler çıkarmış ortaya.

Mor ve Ötesi’nin müziği müthiş katkılar yapmış atmosfere, oyuna ve her şeye…

Oyundaki sürprizlerle dolu ışık düzeni ve oluşturduğu atmosfer için de Bilal Tanrıverdi iyi iş çıkarmış diye düşünüyorum..

Oyunun dış faaliyetleri iyi kotarılmış diye düşünüyorum. Görsel çalışmalar güzel, iletişim dili ve hakla ilişkiler faaliyetleri Bilge Ertem, organizasyonu Serpil Yurddaş tarafından gayet düzeyli biçimde çözülmüştü. Bütün bu olumlu çabalara karşın medyanın istediği türden bir action olmayışı, bu güzel faaliyetlerin dergi, gazete ve TV lerde yeterince yer bulamamasına yol açıyor. Basın ve medyadan yeterli sayıda temsilci olmayışını, haber ve malzeme bolluğu içinde olduklarına değil ruhsuzluk ve tembelliğe bağlıyorum. İşin basın medya ise ve sanat haberleri yapılıyor ise Ariel Dorfman oyununun, Plato Film Okulu’nda sahneleştirilmesinin es geçilemeyeceğini düşünüyorum..

Oyun Fragmanı

http://www.dailymotion.com/video/xccr48_cesaret-tek-byr-sesle-baslar-fragma_creation

Oyun hakkında

Ariel Dorfman'ın “Başka Bir Dünya İçin Manifesto” isimli oyunundan Haki Biçici rejisiyle sahneye uyarlanan “CESARET TEK BİR SESLE BAŞLAR”, “CESARET TEK BİR SESLE BAŞLAR” her Cuma saat 20.00’de Plato Film Okulu’nda sergilenecek.

"Cesaret tek bir sesle başlar... Ben yapmam gerekeni yaptım, başka ne yapsam ağzımda kül tadı bırakırdı..." Hindistan'dan Gana'ya, Amerika Birleşik Devletleri'nden Togo Cumhuriyeti'ne kadar dünyanın çeşitli ülkelerinde, umursamazlığa karşı dayanma ve dayanışma gücüne sahip olan insanların hikayelerini anlatan CESARET TEK BİR SESLE BAŞLAR, Plato Film Okulu sahnesinde ve Haki Biçici'nin yönetmenliğinde; Enis Boztepe, Gökhan Tercanlı, Deniz Dalgıç, Raci Durak, Yağmur Gören, İsmail Kavrakoğlu, İdil Arkut Malhan, Cansu Polat, Burçin Seyrek, Nesrin Yılmaz'dan oluşan genç ve dinamik IN ekibinin dördüncü oyunu olarak sahneleniyor. Oyunun video-art tasarımını Mehmet Selçuk Bilge üstlenirken jeneriğe mor ve ötesi grubunun desteği ile Yardım Et parçası eşlik ediyor.

“Karanlıkta işkenceyi beklemenin ve karanlıkta gerçeği aramanın ne anlama geldiğini biliyorlar. Ölüm Tüneli'ne girmenin ne demek olduğunu biliyorlar. Gerçekten korktukları şey: Kimsenin onları gerçekten umursamaması. İnsanların onları unutması. İnsanların mışıl mışıl uyuması. Onların bildiği ve korktuğu, bu...”

Cesaret Tek Bir Sesle Başlar

Yazan: Ariel Dorfman

Yöneten: Haki Biçici

Çeviren: Sanem Öge

Proje Ekibi

Yardımcı Yönetmen: İsmail Kavrakoğlu

Oyuncular: Gökhan Tercanlı, Enis Boztepe, Deniz Dalgıç, Raci Durak, Yağmur Gören, İsmail Kavrakoğlu, İdil Arkut Malhan, Cansu Polat, Burçin Seyrek, Nesrin Yılmaz

Video Art – Mehmet Selçuk Bilge

Jenerik Müziği : Mor ve Ötesi

Işık: Bilal Tanrıverdi

Genel Koordinatör: Serpil Yurddaş

Halkla İlişkiler: Bilge Ertem

Mekan: Plato Film Okulu sahnesi

Tarih: 9 Nisan 2010'dan itibaren her Cuma 20.00

Web Site: www.plato-in.com

Ulaşım: Pürtelaş Mahallesi Meclis-i Mebusan Yokuşu No:15 Fındıklı İstanbul

Telefon: 0212 292 63 02

E-Mail: info@plato-in.com

Teşekkürler: Agora Kitaplığı

Ariel Dorfman Hakkında

1942 doğumlu, Arjantinli oyun ve roman yazarı, şair ve gazeteci. Şili Üniversitesi'nde eğitim görmüş, daha sonra bu üniversitede profesörlük yapmıştır. 1973'te Şili'de CIA'nın desteğiyle Pinochet'nin düzenlediği askeri darbenin ardından sürgüne gönderilmiş, ülkesinin 1990'da demokrasiyle yönetilmeye başlanmasından sonra da zamanını Santiago ile Amerika Birleşik Devletleri arasında geçirmeye başlamıştır. 1985'ten beri Duke Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Otuzu aşkın dile çevrilmiş olan eserlerinin çoğunda Amerika kıtasının gerçekliği ve hayallerini, zorba yönetimlerin dehşetini ve sürgün hayatının güçlüklerini anlatır.

Ariel Dorfman Oyunları

Ölüm ve Kız (1991)

Gerçekleri İktidardakilere Anlat (2000)

Başka Bir Dünya İçin Manifesto: Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler (2000)

IN Ekibi Oyunları

Aşk Yalan Söyler – Yazan ve Yöneten: Haki Biçici (2007 – 2008)

Beni Düşünmemiz Gerek – Yazan ve Yöneten: Haki Biçici (2008 – 2009)

16 Ocak Gecesi – Yazan: Ayn Rand, Yöneten: Haki Biçici (2009)

AYRINTILI BİLGİ İÇİN :

PLATO FILM OKULU – (0212) 292 63 02 – www.plato-in.com / www.platofilmokulu.com

Oyundaki fikri Zemini, görüşler…

“İnsan Hakları”, bu iki kelimeyi bu şekliyle yan yana geldiğinde bir yana doğal olarak insanı diğer yana da ona biçilmiş yaşama değerlerinden oluşan hak etmeler bütününü, yani haklarını koyuyoruz. İnsan hakları dediğimiz zaman belki de içine insanın hak etmesi gereken bir şey babını ister istemez yerleştiriyoruz, hak edilmeden verilmeyen şey yani bu haklar, daha başlangıçta oyunun kuralı koyulmuş oluyor, tarafımızdan.

İnsan, yaratılmış bir varlık olarak yaşamsal gereklilikleri için yeniden, her an hak etmek, bunu devam ettirmek ve bu hak etmeyi beğendirmek zorunda neden kalıyor bunu da bir türlü anlayamıyoruz.

Hak etmek, olacaksa bunun diğer tarafında hak etmeyi değerlendirecek, ona verecek bir makam, üst yaratmış oluyoruz ister istemez. Bu nedenle “İnsan Hakları” nerede söz edilirse edilsin, söz edilme gereği bile benim canımı sıkar. Bu hakların tanınması, tanınan hakların yaşanması, saygı görmesi o kadar çok koşula bağlıdır ki bu koşulların oluşabilmesi için bile yüzyıllarca mücadele edilmesi gerekli hale gelmiştir.

En doğal hakkın yaşama hakkının, ifade, inanç, üretme, sevme, sevilme vb insan olma hakkının bu konuda kendini yetkili kılan insanlar, kurumlar, örgütler, toplum ve en nihayetinde devlet tarafından gasp edilmesi olağan, rutin eşyanın tabiatında olan bir şey haline gelmiştir.

“İnsan hakları”, her yüzyılın kendi bağlamında üzerinden rant elde edilen, bazen yükselen, bazen düşen bir değer durumundadır aynı zamanda. Bu nedenle bu konuda gerçekleşen çalışmalar, sanat ürünleri, çağrılar toplumsal yaşam döngümüzde başka çığlıklara da karışarak kaybolarak gider. Kuşkularımız bu kelimelerin geçtiği durumlarda had safhaya çıkar.

İşte böyle çetrefilli bir konu, bir tiyatro eserine nasıl yansıtılır? yansıtılırsa nasıl dile gelir? Muhalif bir dil mi gereklidir, saldırgan bir uslüp mu? İzleyenleri sarsmak mı, yoksa yumuşak bir sesle uyarmak mı doğrudur?, Kişinin, o an, yakın veya uzak gelecekte kendisine de gerekebilecek bu hakları konusundan farkındalıklarını, artırıp harekete geçirmek nasıl mümkün olacaktır?

Şiddet b ve baskı konusunda yaşananların bir sıraya konularak ele alınması bazen baskının, şiddetin yapılırken yaratacağı etkiden çok daha geniş alana yayılmasına, bir söylenti, efsane ve korkuyu artıran bir atmosfere dönüşmesine yol açmaktadır. Açıkça anlatılan işkence hikayeleri, soğuk ve karanlık bodrumlar ve merdiven aralıklarında yapılmasından daha yüksek etkisini dışarıda kurbanların dili nedeniyle etkisini artarak göstermekte, her anlatılışta işkencecinin, baskıcının amacına daha çok ulaşmasına neden olmaktadır. Baskıcı, bu durumu ellerini ovuşturarak izlemekte, önüne gelen her yeni kurban bu yaygın atmosferin korkularını omuzlarında taşımaktadır.

İletişimin yaygınlaşması, hız kazanması hak ihlallerinin, paylaşılması yaygınlaşmasından çok anlatım, ele alış biçimleri vb nedenlerle korku ve baskı mekanizmalarının işine yarayacak şekilde korkunun yaygınlaşmasına, efsaneleşmesine neden olmaktadır. Şiddet ve baskı bu yaygınlaşma ile ister saldırı isterse savunma amaçlı olsun kabul edilebilir yöntemler olarak ele alınıyor. Geçtiğimiz yüzyılın önemli bir kısmında şiddet, ilerleme için gerekli hatta kullanılması zorunlu olarak Lenin, Stalin, Mao vb gibi liderler, öğretiler tarafından yutturulmaya çalışılmıştır.

En çok baskı gören insan ve toplumların içinden, onları savunmak üzere çıkmış olan kişi ve toplulukların da bir süre sonra toplumlarının üzerinde yeni baskı ve şiddet mekanizmalarına, iktidarlara dönüşmesinin ana nedeni olarak yukarıda saydığımız şeyleri sıralayabiliriz. Şiddet, ona karşı çıkarak bir araya gelenlerin bile gözlerini kamaştırarak onların da aracı haline gelmektedir.

Saydığım nedenlerle baskı, işkence, şiddet vb haber ve anlatımların basın, sanat, iletişim ağları tarafından yaygın biçimde kullanılmasını hep tehlikeli bulmuşumdur. Kişisel deneyimlerim içinde olan işkence, kötü muamele, baskı vb şeyleri hiç hikayeleştirip dile dökmedim. Bunun yerine bu deneyimlerimin bende oluşturduğu felsefi zeminden yola çıkarak baskı ve şiddetin önüne geçebilecek içinde baskı ve şiddet içermeyen her şeyin arayışı içinde oldum. Buna ait bir dil, davranış, şiddet içermeyen, özendirmeyen bizi de içine almayan yeni keşiflere, deneyimlere ihtiyacımız vardı.

Baskı mekanizmalarının olağanüstülüğünden, gücünden korkmayacak, tırsmayacak bir bilince, yapmaktan, yerine getirmekten vazgeçmeyecek sabra ve uygulamayı çeşitlendirecek bir yaratıcılığa ihtiyacımız olduğu kesindi. Bunun hiç kolay olmadığını gören ve bilen dünyanın her yerinde insanlar olduğu gerçeğinin de farkındaydım.

Baskı ve şiddeti yaşamımızın tümü içinde kesinlikle reddetmek, onsuz bir yaşamı deneyimlemek yeni dönem yaşam gerekliliklerinin, insan olmanın, özlenen hakları elde edebilmenin olmazsa olmaz koşuluydu.

Karşı tarafın şiddetini kendi baskı ve şiddetinin hareket noktası yapmayacak bir çıkış noktası, kararlılık ve disiplin uzun vadede şiddetin önüne geçecek tek yoldur bana göre. Başka yollarla da şiddetle, baskıyla mücadele etmek olsı ve mümkündür buna inanıyorum, bunu yapan, çok d agüzel yapan insanların olması umudumuzu canlı tutmakta ve dünyayı yaşanılır kılmaktadır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 202
Toplam yorum
: 308
Toplam mesaj
: 61
Ort. okunma sayısı
: 965
Kayıt tarihi
: 29.06.07
 
 

Sosyal medya danışmanı, grafik tasarımcı.  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster