Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '16

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
236
 

1940 yılları izmiri

1940 LAR  İZMİRİ

Yazan:Uçar Demirkan

1940 yılında İzmir’de doğdum.

İlk çocukluk anım, gökyüzünde makas çizen ışık demetleridir. Biri Kadifekale’ye diğeri Büyük Yamanlar’a konulmuş iki ışıldaktan çıkan ve gökyüzünü tarayan ışık demetleriydi bunlar.

İkinci  Dünya Savaşı sırasında  Yunanlılara ait olan Sakız Adası’nı bombalamaya gelen Alman uçaklarının yanlışlıkla İzmir’i bombalamamaları için alınmış bir önlemdi bu. Benim içinse bir çocuk oyunuydu, bir bayram şenliğiydi.

Keza savaş nedeniyle karartma da uygulanıyordu. Evimizin kapısı ve pencereleri siyaha boyanmış perdelerle kapatılıyordu.

Eski bir Osmanlı konağı olan evimizin sokak girişindeki  üç  merdivenine  annemle  oturup  bu gökyüzü şenliğini  izlerdik.

Evimizin girişinin üst kısmında bir gece bekçisi odası vardı. Kapıdan içeri girilince  Malta taşından yapılmış bir  koridordan geçip  yine Malta taşından yapılmış  geniş avluya girilirdi.

Avlunun ortasında mermerden bir fıskiyeli  ve  içinde balıklar bulunan bir havuz vardı. Bir komşumuz havuzun içine yakaladığı tatlı su balıklarını atardı.

Bahçenin sol köşesinde iki kurnalı ve külhanı olan bir banyo bulunuyordu.

Bahçeye açılan ve bizim oturduğumuz iki odaya tahtadan yapılmış üç basamaklı bir sekiden sonra giriliyordu. Bu bölüm konağın selamlık bölümüydü.

Selamlıktan on iki basamaklı ve tahtadan yapılmış döner merdiven ile yukarıdaki haremliğe çıkılıyordu. Haremliğin yokuşun yukarı kesimindeki sokakta bulunan ayrı bir kapısı vardı. Orada da ayrı kiracılar oturuyordu. Üç oda bir salonu vardı.

Yiyecekler uygun bir duvara asılmış tel dolaplarda saklanıyordu. Yemekler yer sofrasında kalaylı bakır kaplar içinde yeniyordu.

Mahallemizde yalnızca  İlkokul müdürü olan bir ailenin evinde radyo vardı. Tüm mahallenin erkekleri akşam yemeğinden sonra  arkalıksız samandan örülme iskemlelerini alıp bu evin önüne ve karşısına oturup sigara ya da çaylarını içerek savaş haberlerini dinler ve alamancılarla ingilizciler aralarında tartışırlardı.

Tüm İzmir’de elli kadar otomobil vardı. Bunun çoğu eski püskü taksi olarak kullanılan araçlardı. Bir tanesinin sahibi bizim mahalledeydi. Hep sarhoş kullanırdı aracını. Ne trafik ne de trafik polisi vardı.

Aracını yüzde kırk dolayında eğimli Mekke yokuşunun merdivenlerinden indirip evinin yanına park ederdi. Bu kişinin ablası sonraları Türkiye’nin ilk kadın muhtarı seçilmişti.

Üst sokağımızda saraylı diye anılan Nezih bey ve ailesi otururdu. Osmanlı döneminde sarayda  aşçı ya da aşçı yamağıymış. Sarayın mutfağından aldıkları gümüş takımları zaman zaman  parça parça satarak yaşamlarını sürdürdüklerine dair dedikodular yapılırdı.

İkisi  erkek beş çocuk babası Nezih bey,  midye dolması yapar ve kendisi ve iki oğlu bunları satardı.

Geçimlerini böyle sağlarlardı.

Mahallemizde bir ailenin evinde telefon vardı. Onlar da Osmanlıdan bu yana bir konakta oturan İzmir’in en zengin ailelerinden biriydi.

Savaş yılları olduğundan  ekmek,  şeker, çay ve kahve karne ile dağıtılıyordu. Fakir giyimli Yahudiler ekmek karnesi karşılığı ya da para ile şeker ve kahve karnelerini toplarlardı. Bunları  karaborsadan zenginlere satıyor olmalılardı. Bizim aile de şeker ve kahve karnelerini satardı.

Ekmeklerin süpürge tohumu unundan yapıldığına (ya da buğday ununa süpürge tohumu unu katıldığına)dair şehir efsaneleri dolaşırdı.

İlk okula takunyalarla giderdik. Bir doktorun, bir albayın ve bir zenginin çocuğunun ayakkabıları vardı. Sonraları, Çekoslavakya’dan  “gıslaved” markalı lastik ayakkabılar ithal edildi. Onları giymeye başladık. Önlüklerimizi Sümerbank’tan aldıkları Amerikan bezini siyah boyayla boyayıp annelerimiz dikerdi. Dikiş makinesi yoktu ve bunlar elde dikilirdi.

Çok zenginler çocuklarını Yusuf Riza özel ilk okuluna yollarlardı. Onlar, pırıl pırıl öğrencilerdi ve okula o zamanlar bile servis aracıyla giderlerdi.

Mahallemizdeki tüm ilk okullar Osmanlı zamanında konak olan binalardı. İsimleri Ülkü, Sakarya, Dumlupınar, Misakı Milli gibi Kurtuluş Savaşı’nı anımsatan  adlardı. Şimdilerde de 15 Temmuz olayını çağrıştıran isimler kullanılmaya başlanmıştır.

İlkokulda din dersi yoktu. Ama her çocuk ailesinde üç kulhuvallahi bir elham, islamın amentüsü ve ettehüyatü gibi duaları öğrenirdi. Her ailenin evinde duvara asılı bir bez torba içinde “mushafı şerif”(Kur’anı kerim)bulunurdu.

Benim Hasan dedem annemi Osmanlı’nın “İdadi mektebi” ne de yollamış. O nedenle annem Kur’anı her hafta Arapçasından okurdu. Ayni zamanda Bektaşi canıydı.

Sonraları ilkokula din dersi konuldu. Bir gün oğlum korku içinde gelip “Baba cin nedir” diye sormuştu. Onu güneşli bir yere götürüp güneş ışınları içindeki tozları gösterdim. Sonra gölgeye gittik. Havadaki tozları göremedi.

“İşte oğlum, bizim görme ve diğer duygularımızla algılayamadığımız varlıklar var. Cinler de onlar gibi varlıklar olabilir. Anladın mı” demiştim. Biraz olsun yatışmıştı. Birşey değişmemiş olmalı ki, günümüzde “Cin hastaneleri”nden söz edilmeye başlandı.

Mahallemizde bir de kütüphane vardı. O da demir parmaklıklı büyük kapısı ve büyük bahçesi olan bir başka Osmanlı konağıydı. Orada Dedem Korkut masallarını, Oğuz Kaan Destanlarını  ve Nihal Atsız’ı okurduk.

İlk okulda erkekler de dahil elişi dersinde dikiş dikmeyi, ufak tefek ev aletleri yapmayı ve İngiliz Bahçesi’nde hafta sonunda ellerimizle çıkardığımız sarı killi topraktan oyuncaklar yapmayı öğrenirdik.

Hafta sonlarında Buca’daki at yarışlarını izlemeye gidilirdi. Büyük çoğunluk ise Kadifekale’nin arkasındaki Vezirköprü denilen mesire yerine giderdi. O zamanlar Kadifekale’nin etekleri papatya ve gelincik tarlasıydı. Bu geziler sırasında birçok ailenin üyeleri, ellerinde bıçaklarla Kadifekale eteklerindeki yenilebilir otları toplar ve bir öğün yemeği çıkarmanın peşine düşerdi. Sonradan Kıbrıs’a gittiğimde Kıbrıslıların da hafta sonlarında ellerindeki bıçaklarla ot yolduklarını görmüştüm.

Sonraları halk tarafından, kenarlarına kurulan deri fabrikaları nedeniyle “Boklu dere” diye anılmaya başlayan ve Vezirköprü Kemeri’nin altından geçen derede yüzerdik.  Hatta, köprünün yakın kemerlerine çıkıp dereye balıklama atlardık.

Savaş bittikten sonra şimdiki Alsancak’ta bulunan  silolarla yangın çıkmıştı. Çok büyük bir yangındı. Tüm İzmirliler gece boyunca göğü kızıla döndüren bu yangını izlemişti. Dedikodulara göre, silodaki ürünler savaş sırasında el altından yüksek fiyatlarla satılmıştı. Savaştan sonra sayım yapılmak istenmiş ve o nedenle silolar yakılmıştı.

Bizim mahallemizde orduya ait bir silah ve mühimmat deposu varmış. Bizler bunu bilmiyorduk. Bir gün orası da yandı. Mermiler bir bir patlıyor ve depo büyük patlamalarla yanıyordu. Her halde orada da yenilmiş yutulmuş bir şey  olmalı ki onu da yakmışlardı. Böyle dedikodular olmuştu.

Savaş sırasında biz çocuklar “Tek tel amca, burnu kanca, elinde tabanca” diye bağırarak sokaklarda dolaşır ve Hitler ile dalga geçerdik. Savaştan sonra da “İsveç, Norveç, Danimarka; Belçika, Felemenk, Hollanda; hapı yuttu Almanya” şarkısı ile sokaklarda dolaşmıştık.

Bir ara İngiliz “uçan kaleleri”nin İzmir üzerinde gösteri uçuşu yapacakları söylenmışti. Gerçekten de üç ağır bombardıman uçağı, İzmir göklerini yırtan seslerle İzmir üzerinde uçmuşlardı. Bunlar gördüğüm ilk uçaklardı.

Sanırım 1945 yılında olmalıydı. Çok fazla soğuk olmuş ve telefon direkleri aşırı gerilen teller nedeniyle kırılmış ve yıkılmıştı. Gerçekten de o yıllarda İzmir’de çok kar yağar ve günlerce erimezdi. Biz çocuklar da bulduğumuz tahtadan yapılmış merdivenin basamaklarına oturup Mekke yokuşunun yukarısından aşağı doğru kayarak kayak yapardık.

O zamanlar elektrik direkleri yoktu.  Parası olanlarda evler “İdare lambası” denilen gaz lambaları ile aydınlanırdı. Olmayanlar ise mumlarla aydınlık sağlarlardı. Yemekler kömür mangallarında pişirilir, çay ve kahveler “ispirto ocakları” denilen  mavi alkol yakan oçaklarda yapılırdı.

Benim çocukluğumda İzmir böyleydi.  Kimbilir ilceler ve köyler ne durumdaydı.

Ama biz çocuklar mutluyduk, huzurluyduk. Birinci dünya savaşına girmiş ve yenilmiş olan ülkemiz bu kez yoğurdu üfleyerek yemiş ve ikinci dünya savaşına girmemenin yollarını aramıştı. Yunanlısı-italyanı(Levantenler), ermenisi, yahudisi(ve dönmeleri), kürdü-türkü, alevisi-sünnisi kavgasız gürültüsüz yaşıyorduk. Büyük toplumsal travmalardan uzak günler geçiriyorduk.

Türkiye nerelerden nerelere gelmiş  yahuuu….

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 134
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 455
Kayıt tarihi
: 04.09.13
 
 

1940 yılında İzmir'de doğdum İzmir Atatürk Lisesi'ni bitirdim 1961 yılında Mülkiye(Siyasa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster