Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Şubat '08

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
645
 

4 saniye

4 saniye
 

Daha yeni ayrılmıştı sevgilisinden kız. Kafası allak bullak olmuştu. Bunları biriyle paylaşabilmeyi istiyordu...anlatabilmeyi yani. Nasıl olurdu da böylesine terkedilirdi? Bir başına bırakılırdı. Belki o anlardı.

Anlatsa mıydı acaba tüm bu kaotik durumu ona...yoksa içine gömse daha mı iyi olacaktı? Koridorda hızlı adımlarla yürürken bunlar geçiyordu kafasından.

Kapısına yaklaştıkça adımları yavaşlamaya başlamış, tereddütleri artmıştı.

Ya yanlış anlarsaydı?! Tereddütleri adımlarını yavaşlatmıştı ya...aynı zamanda içine korku da salmıştı. Şimdi hocaya böyle şeyler anlatılır mıydı? “En iyisi ben ders ile ilgili bir soru sorayım, sonra cesaretim gelirse bu derdimi de açarım” diye içinden geçirirken, kafasını kapı aralığından çoktan sokmuş olduğunu farketti.

“Ben bir şey soracaktım...hocam” deyivermişti.

Bu hoca eğer odasındaysa, kapısı hiç bir zaman kapalı olmazdı.

Ya biraz aralıktı ya da tümden açık. Öğrencileri bilmezdi bunun sebebini. Öylesine aralık kalmış ya da tesadüfen açık olduğunu düşünürlerdi. Halbuki hayat detaylarda gizliydi...hoca da bilmezdi. Sonra, çok sonra öğrenmişti detayların aslında hayatı oluşturduğunu.

Daha çömez bir asistan iken hocasından, nasıl bir hoca olunmayacağını öğrenmişti. Hocasının kapısını diğer asistanlar ya da göz bebeği asistanı girdiğinde nasıl da sımsıkı kapattığını görürken bunun dışardaki insanlar için ne de rahatsız edici bir şey olduğunu çok iyi anlamıştı.

Sonra elemanlarıyla diğer elemanlarının arkasından konuşmanın da ne feci bir şey olduğunu da görmüştü.

Patron olunca sabırsız olunmaması gerektiğini de farketmişti. Tıpkı hoşgörülü olabilmenin insanları nasıl kazanmasına sebep olduğunu anlaması gibi...

Kısacası "nasıl iyi hoca olunmazı" bildiği için tam tersini yaptığı sürece iyi bir hoca olunabileceğini farketmişti.

Kızın “girebilir miyim?” diye cümlesine devam etmesi...Hocanın yüzüne sıcak bir gülümseme yayılmasına sebep olmuş...”tabiiki lütfen gel” demişti.

“Hocam, benim bir sorum var...obstrüktif akciğer hastalıklarında, bu respirasyon hızının grafikten hesaplanması ile ilgili kafam karıştı...anlayamadım...bir anlatsanız tekrar” derken...kendini tutamayıp ağlaması, hocayı şaşırtmış ve hatta ürkütmüştü.

“Bu kadar zor değil yahu...bak şimdi...” diye tam cümlesini kurmuşken, öğrencisi “aslında derdim bu soru değil...ben sizin, dersi anlatırken araya sıkıştırıp biraz biraz değindiğiniz ilişkilere, insana, filmlere ve hayata dair konuşmalarınızdan cesaret alıp bir şeyler danışmak için geldim...hani bir defa anlatmıştınız insanların sabrı aslında 4 saniyedir...ve Polonyalı yönetmen Kieslowski de bunu bilir, hatta bir filminde sırf bu sebeple, şekerin çayı emişini 4 saniyeden fazla göstermemiştir demiştiniz ya...ben de 4 saniye içinde size derdimi anlatayım...siz de yardım edebildiğiniz kadarıyla edin...ne dersiniz?“ şeklindeki upuzun cümlesinden sonra hoca sadece “peki” diyebilmişti.

Kız yine uzun cümleler ile durumunu anlatmıştı ve 4 saniyede bitmemişti elbette...Hoca dinledi sonuna kadar...salak bir sabrı vardı hocanın.

Kızın hikayesi tipik bir romantik ilişkiydi ve bitmişti işte...ama kız tüm kalbiyle sevmişti ya...o bakımdan yani pek bir kırılmıştı...nasıl üstesinden gelirdi bu durumun? İşte kilit soru buydu.

Hoca pek düşünmedi cevap için ama aklından geçenleri de olduğu gibi söyleyemedi tabii.

Mesela “boş ver yahu ne üzülüyorsun...bırak gitsin...geride daha 3 milyar erkek daha var. Dünya daki tek erkek bu değil ki...”diyemedi.

Onun yerine “Hiç üzülme...demek ki bu kişi değilmiş seni hak eden insan...” dedi.

Ve yine “Bak sonra bu üzüldüğün günlere üzüleceksin çünkü boşuna olduğunu anlayacaksın...” diyemedi.

Onun yerine “Zaten düşündüğün gibi biri olsaydı...seni bu kadar üzmezdi” dedi.

Sonra “Kızım bırak bu aşk meşk işlerini de çalışmaya bak...hayatını kendi ayaklarının üzerinde duracak kadar güçlendirmeye bak” ta diyemedi.

Onun yerine “Eğer senin kısmetinse bu insan ne olursa olsun sana gelecektir...gitse bile gelecektir. Ve eğer senin kısmetinde değilse ne yaparsan yap seninle hiç bir zaman olamayacaktır.” dedi.

Daha fazla da bir şey demedi...

Odadan çıkıp ta koridorda yürürken kızın dudaklarından şu kelimeler dökülüyordu....

“Hayatta herkesin bir alternatifi vardır...çünkü seçenekler sonsuzdur.”

NOT: Krzysztof Kieslowski’nin filmlerinden mavi (1993), beyaz (1994), ve kırmızı (1994) üçlemesini seyretmemişseniz, mutlaka seyredin...hararetle tavsiye ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Şimdi size günaydın desek olmaz değil mi? İyi öğleden sonralar demek gerekiyor sanırım. 8 saat geriye mi gideceğiz o zaman da iyi akşamlar. Vallahi güzel bir hatırlatma. Yalnız genetikçilerin artık ek bellek de keşfedip kafalarımıza dıştan bağlanan hard disk gibi eklemlemeleri gerekiyor. Üçünü de izledim. Birini hayal meyal anımsadım. Ama hatırladığım çok kaliteli filmler oldukları. selam ve sevgiler.

Ezgi Umut 
 28.02.2008 8:04
Cevap :
Yok aslinda gunaydin deseniz tam oluyor:) Ucu de hakikaten cok kaliteli filmlerdir. Sevgi ve selamlarimla  28.02.2008 14:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 237
Toplam yorum
: 729
Toplam mesaj
: 78
Ort. okunma sayısı
: 1279
Kayıt tarihi
: 06.08.07
 
 

Biyolojinin son yıllarda, özellikle son 10 yılda içeriğinin yoğun bir şekilde moleküler düzeye inmes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster