Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Temmuz '11

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
3790
 

Algılayamıyor musun? Anlatamıyor muyum?

Algılayamıyor musun? Anlatamıyor muyum?
 

Ben ne diyorum, sen ne diyorsun?

Geçenlerde ofisteki bilgisayarcıya sistemdeki bir sorunu aktarıyorum, ‘şöyle şöyle olsa bu sorun çözülebilir mi’ diye soruyorum. Bana sorduğum soru ile hiçbir alakası olmayan bir yanıt veriyor. Dinliyorum, dinliyorum acaba ben mi algılayamıyorum diye düşünüyorum, ancak sorumun yanıtını alamadığım için bu işte bir terslik var diyorum. Ya anlatamıyorum, ya algılayamıyor.

Tekrar soruyorum…’bak ben sana sadece şu soruyoru soruyorum ve çözümünün bu şekilde mümkün olup olamayacağını merak ediyorum, sonuçta bir çözüm bulmamız gerekiyor, hem de ivedi olarak'…

Gelen yanıt şu şekilde…’ya tamam anladım da o sorun böyle çözülmez’.

Yarabbim çok şükür…bana en baştan söylesene bu böyle çözülmez diye! Benim soruma neden farklı, hiç alakası olmayan bir yanıt veriyorsun da hem benim zihnimi hem de kendini yoruyorsun? Tamam, anladım, sorun böyle çözülmezmiş.

Eee, peki çöz o zaman, blgisayarcı olan sensin, işte bu kadar!

Bu ve benzeri olayları birkaç defadan fazla tekrar tekrar yaşayınca, beraber çalıştığım arkadaşıma sordum. ‘Sen beni de onu da tanıyorsun, hepimiz iş arkadaşıyız, ben mi sorunu yanlış anlatıyorum, yoksa onun algısında bir problem mi var?’. Bana tarafsızca söyle…

‘Yok sizin anlattığınızı ben de anladım, kesinlike onun algılama problemi var’ diye beni teyid etti.

Bir başa arkadaşımıza sorduk, ikinci teyidi aldık.

Yok dedim bu işte yine de bir problem var, insanlar neden senin a dediğini b diye anlasınlar ki? Sonuçta o da bilgisayarcı olmuş, bu işin uzmanı. Algılaması neden eksik ya da yanlış olabilir ki?

Vallahi o günden beri araştırıyorum, neyi mi? Yok o sistemle ilgili sorunun çözümünü değil, bu vesile ile ortaya çıkan “algılama” sorununu. Ya da ne bileyim belki de “anlatamama” sorununu.

İlk bulgularımdan derlediklerim şu şekilde;

- Gerçek tektir ama “doğru” kavramına evrilmesi kişiye göre değişir. Bu evrilmede insanların farklı farklı algılamaları devreye girer. Yani insan sayısı kadar algılama vardır. Farklı algılamalar da farklı davranış biçimlerine, farklı yanıtlara sebep olur. İletişim kazaları da zaten bu algılayış farklılığından kaynaklanıyor.

- İnsanlar fiziksel dünyadaki tecrübelerini fotoğraf gibi bire bir zihinlerine kodlamazlarmış. Çünkü insanların beyin işletim sistemleri birbirlerinden çok farklı.. Örneğin bir ev çiz diyorsunuz, herkes farklı farklı evler çiziyor. Ruh dünyası, eğitim, kültür, aile görgüsü, öğrendiği sosyal normalar gibi pek çok dış etmen devreye giriyor. Ama herkes nasıl bir ev çizerse çizsin, sonuçta o bir “ev”.

- Algılar, ferdin eski yaşantılarına ya da bilgilerine göre şekil alıyor, Bu sebeple, algı, aslında bir kişilik tepkisi.

- İnsan algılarken kendisi için “o an önemli” olana yöneliyor. Yani o anda onun için ne ön planda ise, karşındakinin sorduğu ya da söylediği ne olursa olsun verdiği yanıt ya da algılaması da o anlık önem doğrultusunda. Yani aslında yanlış algılama diye bir yok, sadece “algıda farklılık” var. Ya da seçicilik var, seçip seçip kendine o an için hangisi uygunsa sadece ona göre algılıyor ve ona göre davranıyor.

- Aslında anlatamamak da bir nevi algı bozukluğu kaynaklı. Anlatamıyorsun çünkü karşındakini de sen algılayamıyorsun. Beklentilerini de algılayamıyorsun. Bu nedenle ne anlatırsan anlat karşındaki algılayamıyor sanıyorsun.

- Tabii bir de ne anlatırsan anlat, nasıl anlatırsan anlat, kronik algılama bozukluğu olanlar da var. Bu tip insanlar hayatlarının hiçbir döneminde zaten karşındakini algılamak üzerine bir çabaya girmediklerinden kaba tabiriyle bunlara “idrak yolları enfeksiyonlu” da denebilir…bir nevi öz-sevi sendromu.

Algılama, algılatamama, anlatma, anlatamama konusunda bu aralar baya bir yoğunlaştım :)

Sanırım, insanların farklı farklı evler çizebileceğinin en baştan varsayım olarak kabullenilmesi gerekiyor.

Ve nihayet hepimiz için en zor olanı, karşındakinin seni nasıl algılayabileceğini en baştan doğru algılamak gerekiyor.

İş dönüp dolaşıp yine “empati”ye çıkıyor.

Sevgili bilgisayarcım, sana bundan sonra empati yapacağım,. Senden de empati bekliyorum. Belki o zaman birbirimizi daha iyi algılayabiliriz :)

Neyse; yazımı Can Baba'nın dizeleriyle entel, dantel bir şekilde sonuçlandırayım:) .

en uzak mesafe ne afrika'dir,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yildizlar geceleri isildayan...
en uzak mesafe iki kafa arasindaki mesafedir
birbirini anlamayan.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

O an sizi dinlemiyor ki! O meredi nasıl tamir edeceğini düşünüyor. İki farklı şeyi aynı anda düşünmek Türk insanının huyu değildir! İstese de beceremez zaten. Bir de "hem soru sorup hem de verilen yanıtı dinlemeyenler" var ki esas şenlik onlarda. Selamlar Hocam:)

Ümit Culduz  
 29.07.2011 19:44
Cevap :
İki farklı şeyi aynı anda düşünmeye çabaladığı için algı anormalleşiyor...evet, bu iş yetenek işi, herkes aynı anda farklı şeyleri algılayıp, özümseyip, süzüp, değerlendiremez....Sorulan soruya yanıtı dinleyip dinlememek bazen işine geldiği gibi algılamakla da ilgili olabilir. Siz dinlemiyor sanıyorsunuzdur, ama karşıdaki aslında dinliyor da olabilir:)...sevgiler  29.07.2011 23:01
 

hele son dizeler tam konuyu özetledi.Algılar neden farklı? bu konuda aldığım bilgilere göre;zihne giren bilgilerde dikkat nereye odaklıysa, beyin sadece odaklı olduğu konuyu seçip beyne giren bilgiyi o konuya odaklı olarak eliyor,hani senin de dediğin gibi,"algıda seçicilik"dediğimiz.O nedenle,herkesin odak noktasına göre beyne giren bilgiler farklılık kazanıyor.Öyleyse parmak izlerimizce farklı olan algılarımız,anlamamız konusunu Mevlana şöyle vurgulamış,"sen ne anlatırsan anlat,karşıdaki anlattıklarından,elinde ki kabı kadar doldurur."Sen kova dolusu bilgiyi ver,onun kabı bir çay bardağı kadar ise...:))) harika bir paylaşımdı,bilincine sağlık,içten sevgimle.

Şerife Mutlu 
 25.07.2011 23:23
Cevap :
aslında yazının noktasını sen koymuşsun:)..."sen ne anlatırsan anlat,karşıdaki anlattıklarından,elinde ki kabı kadar doldurur."Sen kova dolusu bilgiyi ver,onun kabı bir çay bardağı kadar ise..."...yazı tamamen bunun üzerine kurgulandı...güzel yorumun ve doğru algıların için teşekkür ederim...sevgiler  26.07.2011 20:40
 

Beran Hanım, ne yazık ki konuşarak değil, "ne dediğini çözmeye çalışarak" anlaşmaya çalışan bir toplumuz. Ne dediğinden ziyade, mimikler, tonlamalar önemlidir karşıdaki için, "bunu mu demeye çalıştı acabalar" gelir arkasından.... İşi bilen birisi de kendisi için çok basit olan bir şeyin bir başkası tarafından bilinmemesini garipser. Aslında onun tutumu gariptir. Size iyi empatiler :) Selamlar, saygılar...

Eray Ergün 
 25.07.2011 1:26
Cevap :
Ne dediğini çözmeye çalışmak için de algı gerekiyor:) ama ben ne dedi diye çözmeye çalışmak yerine, bazen kendi haline bırakıyorum:)...zira çözmeye çalıştığım zaman benim algılar da dumura uğruyor, sonu kötü olabiliyor:) tabii ki empati en doğrusu ama nereye kadar işte :)) teşekkürler, sevgiler  25.07.2011 10:54
 

Bir blog yazımda insanlar arasında iletişimin tamamen koptuğunu ve 20 sesle daha iyi iletişim kurulabileceğini iddia etmiştim... Bu sesler de eylemleri belirtse yeter demiştim... Bu gün evrensel sorunların en büyük nedeni olarak da iletişimi anlatmaya çalışmıştım... Yabancılaşmanın dilde başladığına inanıyorum ben... İnsaanın hem kendine, hem topluma hem de doğaya yabancılaşması sınıra dayandı bence... Bu sorun çözülmezse Oslo'daki gibi katliamları hala ya milliyetçiliğe ya da teröre bağlayarak anlamaya çalışacağız... Oysa her bireyin içinde Hitler yatıyor çağımızda..

KUYUCAK 
 24.07.2011 15:24
Cevap :
ifadeler de iletişmin bir unsuru, sedece kelimeler değil tabii ki...belki de dediğin gibi insanlar sadece kafa sallayarak(emme basma tulumba hesabı) daha iyi anlaşacaklar, zira sözler artık yeterli olmuyor, yeterli olmadığı gibi iletişmeye değil "itişmeye" sebep oluyor. Yabancılaşma önce facebook, twitterla başlıyor:) sosyalleşeceğim diye asosal olduk, gerçek iletişimi unuttuk. Norveçte katliam yapanı bir araştırsalar kesin çok fazla bilgisayar oyunu oynamışlığı vardır. Kendine yabancılaşan insan, önce kendine sonra da başkalarına düşman oluyor. Sonuç olarak ileteşemiyoruz, sadece itişiyoruz. Sevgiler Kuyucak  25.07.2011 0:05
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 485
Toplam yorum
: 2871
Toplam mesaj
: 123
Ort. okunma sayısı
: 2264
Kayıt tarihi
: 10.07.08
 
 

Çok eskidendi ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster