Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mayıs '15

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
75
 

Asgari ücret er meydanında peşrev çekiyor. Bakalım kim kazanacak?

Asgari ücret er meydanında peşrev çekiyor. Bakalım kim kazanacak?
 

Seçim yaklaştı, siyasi partiler meydanlara indi.

Her gün, her biri bir yerde konuşuyor. Vaadler, iddialar, "yapacağımlar, edeceğimler" gırla gidiyor.

Onların, ceplerimize hitap eden açıklamalarını dinlemek, bol gelirli bir gelecek hayali kurmak hepimizin, (özellikle de Ak Parti'den kurtulma hesapları yapanların) çok hoşuna gidiyor. İnsanız ya, yalan da olsa güzel sözler bizi mutlu ediyor.

Gerçek mi? Boş ver onu... Miting meydanlarında duyduğumuz hoş vaadler, en azından bir süreliğine içimizde yarına dair güzel umutlar yeşertiyor.Siyasiler de bunu biliyor olmalılar ki, bol keseden sallıyorlar.

Parti liderlerinin fakirler, muhtaçlar, sakatlar için vaadettikleri bazı yardım kalemleri zaten mevcut hükümet tarafından epey bir zamandır uygulanıyor. Bunların bir kısmı, merhum Özal tarafından ANAP döneminde hayata geçirilen Sosyal Yardım Vakfı sayesinde gerçekleşiyor.

Başka bir deyişle, muhalefet partilerinin yapacaklarını söyledikleri şeylerin önemli bir kısmından vatandaş el an yararlanıyor. Kayda değer fark, asgari ücretin 1500 (MHP 1400) e çıkması, mazotun çiftçiye 1.5 (MHP 1.75) liraya verilmesi, tarım girdilerinden ötv ve kdv'nin kaldırılması gibi konular oluyor. Tabi ki bu vaadlerin hepsi paraya dayanıyor. Bu sebeple de ister istemez "kaynak nerede" sorusu gündeme geliyor.

Önce, muhalefet partilerinin vaadettikleri asgari ücretlere bir göz atalım, sonra da konuya devam edelim.

CHP=1500 TL.
MHP=1400 TL.
HDP= 1800 TL.
DSP=2000 TL.
BTP=5000 TL.

Gördüğünüz üzere en düşük işçi ücreti (MHP'de ve) 1400 TL.'den başlıyor, Haydar Baş'ın Partisi BTP'de ise 5000 TL.  ile tavan yapıyor!

Şimdi biz, "partilerin bu vaadlerini karşılayacak kaynak var mıdır," sorusunu bir tarafa bırakalım ve konuya başka bir vecheden bakalım. İktidar partisinin neden muhalefettekiler kadar cesur ve cömert davranamadığını, neden herkes bol keseden atarken onun sessizce bir köşeye pıstığını anlamaya çalışalım. İşin içinde olmakla hariçten gazel okumanın farkını,  söz vermenin onu yerine getirmek kadar kolay olup olmadığını görmeye gayret edelim.

Öncelikle, meclis çoğunluğuna sahip bir iktidarın, asgari ücreti 1500 TL.ye çıkarabileceğini, tüm ücretlilerin maaşlarında bir miktar artış ve düzenleme yapabileceğini kabul edelim. Kaynak olsun veya olmasın hükümet isterse, çalışanlara ödediği maaşların miktarını yükseltebilir. Bunu yaparken önüne bir dizi ekonomik ve mali engel çıksa bile o, bunları umursamama ve dilediği gibi davranma yetkisini haizdir. Yani yüksek rakamlı maaş vermek bir devlet için imkansız değildir. Nitekim bundan on oniki yıl kadar önce maaşlarımız milyarlar düzeyinde seyrediyordu. Buna karşılık tuvalette ihtiyaç karşılamanın bedeli bir milyon liraydı.

Esasen yukarıda anlatmaya çalıştığım durum bize, maaşlardaki rakamsal artışın refah için bir kriter olamayacağını göstermektedir. Petrolü, doğalgazı, kıymetli madeni bulunmayan, (bunlar dahil) bir çok sınai ürünü dıştan almak zorunda olan bir ülkede maaşları yükseltmenin mali karşılığı ya vergileri artırmaktır ya da para basmaktır. Bu da verilen maaş farkı kadar zam demektir. Yani bu, refah seviyesini değil, rakam seviyesini yükseltmekten ibaret bir işlemdir.

Sanıyorum bazı şeyleri anlamak için illa da uzman olmak gerekmiyor. Mesela, suyun 0 derecenin altında donduğunu öğrenmek için fizik profösörü olmak şart olmuyor. Merak edip internete bakmak yetiyor. Demek istediğim ekonomiyi de su gibi düşünebilir, uzman olmasak ta parasal konularda bir kaç kelam edebiliriz. Bana göre bir toplumun refah seviyesi yüksek ücret vererek değil, kaliteli ve ucuz mamüller üretip dış pazarlara satarak zenginleşmekle yükselir. Refahı hedefleyen iktidarların, asgari ücreti artırma yerine, ülkeyi üretim ve ihracat üssü haline getirme, uluslararası piyasada rekabet edebilecek mallar imal etme sözü vermesi lazımdır.

Yeterli istihdam ve yeterli üretim seviyesini yakalayamayan iktidarlar ülkeye kalıcı istikrar getiremez. Bol keseden atmak kolaydır. Vatandaşa verilen sözün bir karşılığı yoksa bunun telafisi kaçınılmaz olarak para basmaktır. Bu da enflasyon, yani paranın değerinin düşmesi, artan maaşlara paralel olarak mal ve hizmet fiyatlarının da yükselmesi demektir.

An itibariyle (net 949, brüt) 1200 TL. olan asgari ücret (net 1500, brüt tahminen) 1800 TL.ye ulaştığında, diğer işçi ücretleri de buna uyarlandığında ortaya hatırı sayılır bir üretim maliyeti çıkacaktır. Bu ise, dış pazara sürülmekte olan bir ürünün fiyatının belli bir oranda artması ve rekabet gücünün zayıflaması demektir. Sanayi işçisine yapılan her maaş artışı, bir mamülün birim fiyatını bir miktar yükseltir. Çin, işçisine aylık 100 dolar yani 270 lira ödüyorsa ve mesela, altı adet su bardağını da marketlerde 2 TL.ye satıyorsa, aynı işçiye 1500 TL. net maaş veren bir ülkenin onunla rekabet etmesi, yani aynı bardakları, aynı fiyata satması imkansızdır. Kısacası bu global arenada, dış dünyayı nazara almadan iç dünyayı düzene sokmak imkansıza yakındır. Ve bu alemde, "benim adım Kemal!" sözünün hiç bir değeri yoktur. Gerçekçi olalım.

Demek istediğim, asgari ücretin veya ücretlerin düşük tutulmasının sebebi, işçiye veya vatandaşa eziyet sevdası değil kaliteli ürünü ucuza malederek rekabet gücünü artırmaktır. Çünkü biz, batılılar gibi yüksek teknoloji ürünü yapamıyoruz, lisans satamıyoruz, dış pazara rakipsiz ürünler süremiyoruz. Öyleyse biz, benzerlerimizden daha ucuz ve daha kaliteli mal imal ederek rakiplerimizi aşmak durumundayız. Bu ise, rekabet için ücretlerden kısarak maliyeti düşürmeyi zorunlu kılmaktadır. Acıdır ama maalesef gerçek budur. Ayrıca, iktidar partisinin böyle konularda suskun kalmasınnın sebebi de budur. Bol keseden vaadlerle iktidara gelen bir parti, dengeleri gözetmeden verdiği sözleri yerine getirmeye kalkarsa sermayeyi çabuk tüketir, ömrü de kısa olur!

O zaman şunu anlamamız gerekiyor. Her yıl toplanan, Asgari Ücret Komisyonu vatandaşı açlık sınırına hapsetmekten zevk alan kötü niyetli insanlardan teşekkül etmemektedir. Bu komisyon baz ücreti tesbit ederken, dış rekabete uygun üretim ve maliyet dengesini hesaba katma zorunluluğuyla hareket etmektedir.

Eğer dikkatlice bakarsanız giydiğiniz kıyafetlerin, kullandığınız elektronik cihazların, elektrikli ve elektirksiz ev aletlerinin büyük çoğunluğunun üzerlerinde Made in China, veya Made İn P:R:C yazdığnı görürsünüz. Bunu Kore'den Bengaldeş'e, Singapur'dan Tayvan'a kadar bir dizi uzakdoğu ülkesi takip eder. Hatta bazı giysilerin Kuzey Kore'de dikildiği bile bir vakıadır. Batının en ünlü markaları üretim tesislerini (başta Çin olmak üzere) ya uzak doğu ülkelerine taşımışlar ya da buralarda fason üretim yaptırmaktadırlar. Neden? Tabi ki, maliyet yüzünden.

Batılı patron, imalatını kendi ülkesinde yapmaya kalksa, (ortalama ücretin 1500-2000 euro/dolar veya üzerinde olduğu tahminiyle söylüyorum)  bir çift ayakkabının maliyeti bir çok insanın alım gücünü aşacaktır. Eğer elektronik cihazlar hala batıda üretiliyor olsaydı şimdi 1000-1500 TL.ye aldığımız bir televizyona 5000 bin TL. ödemek zorunda kalabilirdik.

İsterseniz, iktidar veya hakimiyet hırsı uğruna ülkenin tüm kazanımlarını feda etmeye hazır bir topluluğu da içinde barındıran bir millet olarak biraz düşünelim. Acaba batı, niçin üretimini bizi atlayarak doğuya kaydırmıştır? Çünkü batılı kartellerin (1970 lerin sonu itibariyle) yeni pazarlar bulmak ve yüksek maliyetleri aşmak için çare aradığı dönemlerde bizde (rahmetli Ecevit sayesinde) işçi ücretleri tavan yapmıştı. Zamanla, kamu fabrikalarında çalışanlara, normal aylıklarına ilaveten bir de altı maaş ta ikramiye ödenir olmuştu. Bu işçilerin üretime katkısı ise aldıkları maaşın yüzde 33 üne denk geliyordu. Yani devlete 33 lira kazandırdırıyorlar ama karşılığında 100 lira alıyorlardı. Tabi ki böyle bir ülkeye ucuz maliyet ve çok satış hesabı yapan patronlar gelip fabrika kurmazdı. O yüzden batılı fabrikatörler bizi atladı ve üretim üssü olarak ucuz işçi cenneti Çin'i seçti.

Sonuç olarak, iktidar olma hakkını kazanan her siyasi parti ve onun lideri isterse asgari ücreti yükseltebilir. Enflasyonu, dış ticaret açığını, bütçe dengesini, ülkenin diğer ihtiyaçlarını kaale almadığı sürece bunun (mahzuru vardır ama) bir manisi yoktur. Lider, geçerli tüm kriterlere gözünü kapayıp kulağını tıkar, seçmene verdiği sözü bütçe ve hazine boşalana kadar rahatlıkla sürdürebilir. İşler iyicene çığırından çıkarsa hemen, süreyi tamamlama imkanı varsa dört yılın sonunda bırakır gider. Sonra da hiç bir şey olmamış gibi muhalefetine devam eder.

Zira ülkemizde ve belkide dünyada, beceriksiz ve başarısız iktidarlara hesap sorma gibi bir gelenek bulunmuyor. İyi olansa, her felaketin ardından meydana gelen tahribatı onarmaya talip birileri çıkıyor. Daha açıkçası vaadetmenin bir manisi, vaadini yerine getirmemenin de bir müeyyidesi bulunmuyor. Hadi öyleyse gazanız mübarek olsun!  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 719
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 691
Kayıt tarihi
: 28.04.07
 
 

Emekliyim. Herkes gibi benim de bir dünya görüşüm var. İnsanların farklı fikir ve inançlara sahip..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster