Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Aralık '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
628
 

Aşk nedir?

Aşk nedir?
 

Wine by ~jeni-cek


Sabah uyandığında yanında değildi. Yatağına sinmiş olan parfümün kokusu hâlâ duruyordu, yanı hâlâ sıcacıktı.. Yatağın çarşafında hâlâ o kadının izleri vardı ama kadın gitmişti. Yanıbaşındaki sehpada içinde birazcık şarap kalmış kadeh sanki bir önceki günün kanıtıydı.

Tesadüfen karşılaşmıştı genç adam ve kadın. Siyah yekpare elbisesinin içerisinde bedenleşmiş bir güzellik tanrıçasıydı sanki. Zengin bir hanım olduğu her hâlinden belliydi; oldukça şık bir giysisi ve pahalı takıları vardı. Büyük siyah gözleri, kırmızı dudakları... Büyülenen delikanlı ise hayatı gelişine yaşayan bir sokak müzisyeniydi. İstanbul'un kalabalık sokaklarını gezer, köşebaşlarında gitar çalıp şarkılar söyleyerek hayatını geçirmeye çabalardı. Bugüne kadar bir çok zengin kadın önüne bozuk para atıp geçip gitmişti, bu ilk değil, belki şarkıyı bile dinlememişlerdi..

Ama bu sefer...

Dinledi... Kadın durdu ve dinledi...

Evet, bu kadın çok farklıydı. Adamın gözlerinin içine baktı ve dakikalarca onu dinledi. Yo hayır, kulaklarıyla değil, kalbiyle dinledi onu. Algıladığı şeyler kelimeler ve armoni değil, adamın yıllarca içerisinde hapsettiği duygulardı. Yaklaşık yarım saatlik bir bakışma ve "ruhî dialog"tan sonra kadın çantasından yüklü bir miktâr para çıkardı, adamın önüne bıraktı ve arkasına bile bakmadan uzaklaştı.

Gri tonların dans ettiği kaldırım taşlarının üzerinde süzülen simsiyah bir gölgeydi, kadın...

Akşam eve gittiğinde heyecan içerisindeydi. Üstünü değiştirmiş, makyajını temizlemekteyken kız kardeşi geldi yanına. Ablasındaki bu farklılığın, mutluluğun dikkat çekmemesi mümkün değildi elbette. İlk başlarda kardeşine bile bahsetmekten çekinse de, daha sonra dayanamadı, paylaşması gerekiyordu bunu. Kendisine bile zor itirâf ettiği şeyi, kardeşine söyledi: "Aşığım."

Yaşlı kocakarının kirâ sorularından kaçmak için hızlı ve sessizce merdivenleri çıkıyordu ki adam, aşağıdan ihtiyarın sesi duyuldu yine: "SERSERİİİ!!! 3 GÜN SÜREN VAR, ÖDE ŞU KİRAYI!" Güldü geçti genç adam, tek gözden ibaret evine girdi. Dolaptan bir bira açtı, cebinden tütün poşetini çıkardı ve bir dal sigara sardı... Aklından çıkmıyordu o gözler. Derdi ya hani Behiye Aksoy, şarkısında: "Gülünce gözlerinin içi gülüyor" diye... O kadına yazılmış gibi, o kadın gibi muhteşem..

Kardeşi ilk başta durumu garipseyip afallasa da, ablasını ilk kez bu kadar mutlu görüyordu. Tam adamı iyice anlatmasını isteyecekti ki, odanın kapısı çalındı: "Hanımlar, akşam yemeğiniz hazır, anne ve babanız sizi bekliyorlar"

Açlıktan midesi ağrımaya başlamıştı delikanlının. Mutfağı aradı taradı ve köşede günler öncesinden kalmış yarım paket bisküvi buldu. Bayatlamıştı ama karnını doyurması için yeterliydi. En azından açlığını bastırırdı işte..

Yemekten sonra apar-topar odasına çıkan abla-kardeş büyük bir telaşla konuşmaya dalmıştı bile. Bugüne kadar kendi zümresinden bir çok erkekle ilişkisi olmuştu kadının ama hiçbirisinde bu duyguları hissetmemişti. Genç adam aklına geldikçe kalbi deli gibi atıyordu, üstelik adam hiç aklından çıkmıyordu. Bütün gece konuştular abla kardeş... Zengindi ve o adamla birlikte olması demek ailesi için büyük bir itibar kaybıydı, bunu dile getirmesi ve anlatması imkansızdı. Anlamazlardı da zaten. Klasik yeşilçam filmlerindeki gibi bir durumdu ve olaylar o filmlerdeki gibi gelişmeye devam edecekti..

Onu düşünerek geçen gecenin ardından gitarını alıp sokaklara çıktı yine genç adam. O kadını tekrar görebilmek umuduyla yine aynı yere oturdu ve çalmaya başladı. Gözlerini kapatıp o kadın karşısındaymış gibi hayâl ederek çalıyordu. Saatlerce hiç ara vermeden çaldı. Bildiği ne kadar aşk şarkısı varsa söylüyordu durmadan. Çaldı, çaldı, önüne atılan bozuk para şıngırtıları umurunda bile değildi, çalmaya devam etti... Gözünü açtığındaysa...

Genç kadın önceki günün aksine, sıradan giyinmişti. Makyaj bile yapmamıştı ama yine de bir güzellik abidesiydi... Hiç sesini çıkartmadan, saatlerce adamı dinledi. Gözünü bile ayırmadı ve dinledi, hissetti, yaşadı...

Gözgöze geldikleri ilk an, genç adam adeta kilitlendi. Şarkıyı kesti ve bir süre kadınla bakıştılar. Sadece birbirlerine bakarak bile o kadar çok şey anlatıyorlardı ki birbirlerine...

Adam önündeki bozuk paralara dokunmadan ayağa kalktı, elini uzattı kadına. Kadın ilk defa, bir erkeğin elini tuttuğunda kendisini güvende hissediyordu. Hiç konuşmadılar. Beraber yürüdüler sokakta, hiç konuşmadan. Sık sık birbirlerine bakıyorlardı, ağızlarından tek bir kelime dâhi çıkmadan... Saatlerce yürüdüler, akşam olana kadar. Mutlulardı yürümekten, çünkü 'birlikte' yürüyorlardı. Elele..

(...)

Genç adam ihtiyar kocakarıyı umursamadan yukarıya çıktı ve evin kapısını açtı. Yıllardır dolabının bir kenarında bugünü beklemekte olan şarap şişesini çıkarttı, üstteki kırık kapaklı raftan iki tane kadeh aldı ve içeriye geçti. Külüstür bilgisayarına bir CD taktı genç adam, en sevdiği şarkıyı açtı öncelikle.

"Julie London - Cry me a river"

Bir süre daha konuşmadan şaraplarını yudumladılar, birbirlerine kenetlenmiş olan gözleri aşkın tanımını yapıyordu yüreklerine. Zirâ kelimelere dökülecek kadar küçük bir olgu değildir aşk. Hiç kimse bir başkasına aşkın tanımını yazamaz, okuyamaz, söyleyemez. Sadece birbirine aşık olan bir çift ruh bunu birbirine anlatabilir, bakışarak.

Eli, genç kadının siyah saçlarına gitti. Sanki saçlarına değil de, kadının kalbine dokunuyormuş gibi korkak ve narindi elleri. İncitmemeye çalışır gibi, teniyle değil de ruhuyla dokunur gibi...

Gece evine gitmedi genç kadın. Sabaha kadar seviştiler, hiç konuşmadan, hiçbir şey söylemeden... Seksin bir tabu olduğunu düşünenlere inat. Sistem tarafından kalıplaştırılmış olan bu tanım, aslında aşkın asıl parçasıdır. Zirâ bedenle kısıtlanmış olan ruhlar, birbirlerine en yakın haldedir seks esnasında. Etle ve deriyle kuşatılmış olan ruhlar, birbirlerine olabilecek en yakın mesafededir. Dokunabilecek kadar yakın, hissedebilecek kadar. Belki de seksin esas sırrı ve anlamı, iki ruhun birbirine bu denli yaklaşıyor olmasıdır, tenlerinde kendi tozlarını bırakarak...

Birbirlerine sarılarak uyudular bütün gece, bugüne kadar hiç bu kadar huzurlu bir uyku uyumamış olmanın acısını çıkartarak uyudular. Bütün gece rüyalar gördü genç adam. Hepsindeyse aynı kadın vardı. Hayâllerini gördü rüyalarında; evini, çocuğunu, kadınını gördü bütün gece..

Hayatındaki en huzurlu geceydi. Ama...

Sabah uyandığında yanında değildi. Yatağına sinmiş olan parfümün kokusu hâlâ duruyordu, yanı hâlâ sıcacıktı.. Yatağın çarşafında hâlâ o kadının izleri vardı ama kadın gitmişti. Yanıbaşındaki sehpada içinde birazcık şarap kalmış kadeh sanki bir önceki günün kanıtıydı.
Kadehteki dudak izi ise, yaşayan adamın katilinin parmak iziydi...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 568
Kayıt tarihi
: 21.07.10
 
 

Sokak adamı. Ekim 1988'de doğmuş bir herif. Şu an öğrencisi olduğu üniversiteyi bırakmak üzere, yeni..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster