Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Aralık '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
4071
 

Top oynadım acıktım (Benim çocukluğumda...)

Top oynadım acıktım (Benim çocukluğumda...)
 

internetten (sokak oyunları)


Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.

Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım ben. Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi hep evdeydi.

Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu. Bizim en büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı. Sokakta oynamak diye bir kavram vardı benim çocukluğumda. Büyük şehirlerde hemen hemen kalktı bu kavram. Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık. Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek evlerimize gelirdik. Okul bahçelerimizde bizleri evlerine götüren servis araçlarımız hiç olmadı. Ayakkabılarımız eskirdi; yürümekten ve bütün gün sokaklarda oymamaktan. Hatta öyle olurdu ki, çantalarımızı kaldırımlara koyar önlüklerimizle oyuna dalardık.

Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, eve de alamayacaklarından emin olarak kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi. Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik. Ya da pencereden bir sürahi, bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.

Kısacacı evine girip gelen her kim olursa, ki; sadece çişi gelen giderdi... Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.

Bu; bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar, oyun bitince aynı yerden geri alırdık. Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.

Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık.

Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı. Sonra, kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir bilmezdik bile.

Hiçbir kavgamızın kanla bittiğini hatırlamıyorum.

En fazla birbirimizin saçlarından çeker, hayvan adları sayar, tekme atar yine oyuna dalardık.

Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.

Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık. Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik her çocuk gibi hemen ekmek çiğneyip basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim. Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki.

Komşumu tanımıyorum ama evinin camında, temizliğe gelen kadını haftada bir görür, “Kolay gelsin!” deyip, konuşurum. Onun dışında, orada kim oturur hiç bilmem.

Evimizi kendimiz temizlerdik, birkaç kuruş karşılığı kapıları siler. Ayakkabılarımı kendimiz boyardık.

Hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri. Atardık kazandığımız parayı cebimize doğru dondurmacıya. Ya da pamuk şekerciye. Yalana yalana dönerdik evimize.

Şimdi evlerimiz var içinde yaşayan yok.

Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.

Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler, mağazalara girip çıkan halinden memnun gibi yaşayana robot gibi insanlar var. Ruh yok, buz gibi sanki her şey. Bu biz değiliz. Ağaç altlarında toplanan, tahta iskemleler de oturan yaşlılarımız ve onlara "Dede, Nene nasılsın?" diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.

Ben kapılarında vale'lerin, bady'lerin beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir. Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızan aynı zamanda yine aynı arabasını hiç tanımadığı birine park etmesi için vermesini çok yadırgıyorum. Benim değil bu kültür. Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitâp ediyor bu yaşam şekli.

Nedir bunlar? Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar gibi yaşar olduk.

Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşıyoruz.

İyi de neden böyle olduk? Biz mi istemiştik?

Her toplum hak etiği gibi yönetilir derler ya, hak ettiği gibi de yaşar diyelim mi ?

Ben birçok şeyin yanısıra; sokaklarda top oynayıp acıkan çocukları, çok özlüyorum.
 

Saime Eren 

Not: Bu yazının telif hakları tarafıma ait olup, Onpunto da 06. 12. 2007 13: 51: 47 da ve Gazeteport da 2009 yılında yayınlanmıştır.


Ancak internette bir şeye bakarken; bir çok sitede "Çocukluğumda" adıyla ya "Alıntı" ya da değişik imzalarla (kendisi yazmış gibi) yayınlandığını hatta internette mail yoluyla dolaşmaya başladığını görünce (bana bile gelince) şaşırıp kaldım. Ayrıca MB' da, bazı arkadaşların (isteyene link verebilirim, burada açık etmeye onlar adına utanırım) blogunda rastlayınca oldukça üzüldüm ve arşivimden bulup yeniden paylaşmak istedim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bu güzel anı yazınızı ve eleştirel bakışınızı da okudum. Gerçekten çok hoş. Kutlarım sizi. Yazınızın bu şekilde MB'de kullanımlarına baktığımda, ALINTI nerede başlar, nerede biter sorunsali doğdu. Tüm bir yazıyı doğrudan almak , ya da yazının tamamını kendi yazdığı metne yedirerek iliştirmek etik anlamında ne kadar doğru olur? Sanıyorum ki alıntıda dahi tümce sayısı sınırı var. İşin bir de, okur açısından yanıltıcı psikolojik boyutu var ki o da uzun ve zor bir mesele. Öte yandan ileti yoluyla internet paylaşımları , çok hoşagiden şeylerin önlenemez şekilde adsız dağılımına neden olmakta ve bunu çok beğenip paylaşmak isteyenler de o ad sorunsalını düşünemeden yayımlayabiliyor. Sırf çok beğendikleri için. Bu bağlamda yazınızın başarısını da görüp gurur duymalısınız. Selam ve sevgilerimle...

Ezgi Umut 
 12.01.2011 4:14
Cevap :
Merhabalar Ezgi hanım, anneannemin bir sözü vardı ve biz çocukken çok da anlamazdık ama yine de hoşumuza giderdi. Şöyle ki; "Hay ağzını öpeyim." Sizin "Alıntı nerede başlar, nerede biter" yorumunuzu okuyunca birden aklıma geldi. İnanın gurur falan duymadım. Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi emek emek kelimeleri seçerek yazığım bir yazımın "Genelev'e düşmesi gibi geldi. Kimler sahip çıkmamış ki: sadece birine 'bıyığından utan' diyebildim. http://forum.antoloji.com/uye/kisi.asp?kisi=893500 Neyse, acı da olsa öğrendim artık. Sevgi ve saygılarımla.  12.01.2011 21:50
 

Bu konu ile ilgili en güzel yorum; bana e-mail yolu ulaşan Sn. Ismail Çavdar'dan aldığım idi. Sizlerle paylaşmak isterim. "Şehit yalnız cepede olmaz bazan şairin şiiri bazen yazarın makaleside şehit olur. Boşuna üzülmeyin yaradan bilir birde ruhen yaşayan ve görenler. Şöylenmemiş söz yazılmamış yazı yoktur. Siz bir eğitimcisiniz kaynak gösterseler daha güzel olur idi."

Saime Eren 
 30.12.2010 18:43
 

Elden ele, ya da mailden maile dolaşan bu güzel yazı bana da geldi. Ben açık kapı bırakarak yayınladım. Sizin yazınızı da okuyunca işin doğrusu belli oldu. Oysa sizin adınızı yazıp da dolaştırsalar daha güzel olmaz mıydı? Selaamlar, sevgiler, başarılar. ÜŞD

Ünal Şöhret Dirlik 
 25.12.2010 23:25
Cevap :
Ünal bey, internette yazı yazınca bunlar oluyor. Ancak tabii ki yazının altında yazan kişinin imzasını görmek başka bir keyif verir hele de kendi ismini görmek... Ancak google bir cümlemi girip arayınca karşıma gelen dökümden dolayı çok bozuldum. Başlık değişmiş, bir çoğu tebrikleri kabul etmiş:)) Neyse... Saygılarımla  26.12.2010 0:09
 

1- BlogNo=224655 alıntı yaptığını yazmış, 2- BlogNo=171551 yazarı bilinmiyor, demiş, 3- BlogNo=224890 kaynağı bilinmeyen bir mailden demiş... Ama bu güzelim yazınıza tamamen sahip çıkanı henüz bulamadım. BlogNo'sunu bana özel mesaj olarak yollar mısınız Saime Hanım, bu kişileri tanımakta yarar var? Emeğinize, gönlünüze sağlık, selamla, sevgiyle... MS

Mehmet Sağlam 
 25.12.2010 20:01
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 288
Toplam mesaj
: 31
Ort. okunma sayısı
: 758
Kayıt tarihi
: 18.09.08
 
 

Dünyanın en güzel şehri olan İstanbul' da yaşıyorum. Emekliyim. Güncel olayları yorumlamanın yanı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster