Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '08

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
2273
 

Atina'da bir hafta

Atina'da bir hafta
 

Akropol, Atina


Yunanistan, 1912 yılına kadar Mora yarımadasına sıkışmış bir ülkecikti. Birinci ve İkinci Balkan Savaşlarındaki toprak kayıplarımız Yunanistan'ı bugünkü sınırlarına ulaştırmıştır. İngiliz şair Lord Byron elenizmin "barbar" türkler karşısında zafere ulaşması için çalışmış, kalbini de Yunanistan'a gömdürmüştü. Batılı için Yunan kültürü bir mihenk taşı, elenizm ise bir ütopyaydı, ve şaşılası durumdur -belki de kıskanılası demek gerekir-, bu hâlâ da böyle.

O tipili 2008 Şubat günü uçağım Ankara'dan Istanbul Atatürk Havalimanına inerken ("düşerken" demek daha doğru olur) daha önce birkaç defa gittiğim Yunanistan'a bir hafta süreyle gitmenin zevkli olacağı düşüncemi değiştirmek zorunda kaldım desem yalan olmaz. Saatte 60-70 km hıza ulaşan tipi, AHL'yi Anadolu'nun insanın yüzünü ısıran rüzgarların estiği bozkırlarından biri haline getirmişti. Atina Elefterios Venizelos Havaalanı dalgacı ve her fırsatta bir tatil yakalamaya meraklı yunanlılar tarafından inişe kapatılmıştı. Ancak ertesi gün varabildiğim Atina'da bir gün öncesinin o kar ve kıyameti kalmamış, Akdeniz baharı cemrelerini tamamlamış olmanın kendine güveniyle insana paltosunu boynunda asılı bir pranga ağırlığında hissettiriyordu.

Yunanlıların bizim konukseverliğimize sahip olmadığını hayatımı tehlikeye atıp onlara eğitim vermek için tabiat anayla cebelleşerek vardığım havaalanında beni karşılamamış olmalarından anladım. Belli ki ziyaretçiye doymuşlar, birinin gelmesini kanıksamışlardı. Varsın misafir kendi imkanları ile Atina'ya gitsindi. Ama biz onları taa Ankara'dan gelip AHL'den almıştık zamanında, o hesap başka! Onu türk saflığımıza vereceksiniz.

Atina, Ankara büyüklüğünde ve aynı derecede gri bir kent. Şehir çok eski olmasına karşın bugünkü 4-5 Milyona ulaşan nüfusunu 1960'larda kırsaldan şehire gerçekleşen göçle kazanmış. Ancak o yıllarda şehir plancılığı bizimki kıvamında olduğu için elen alfabesiyle yazılmış yazılar olmasa kendinizi kesinlikle Istanbul veya Ankara'da olduğunuzu düşündürtecek mahalleler ortaya çıkmış. Bereket versin ki Avrupalı hamileri son Olimpiyat Oyunları nedeniyle ve Avrupa Birliği fonları desteğiyle şehre biraz omuz vermişler de sağa sola parklar yapılmış, metro sistemi kurulmuş ve iyice köhne mahalleler istimlak edilip yol geçirilmiş.

Bulunduğum süre içinde, işimden arta kalan zamanda daha önce diğer müzeleri gezdiğim için Harp Tarihi Müzesine öncelikle zaman ayırdım (Polemiki Muzeo). Gözüm tabii müşterek tarihimizi ilgilendiren bölümlere kaydı. Tüylerimi diken diken eden sergi parçası 1922 Savaşı dedikleri bizim Kurtuluş Savaşı ve Başkumandanlık Meydan Muharebesi Zaferi dediğimiz veya onların Felaket (Katastrofi) dedikleri savaşta alındığını düşündüğüm bir Türk Bayrağı idi. Bu bayrağın ayının beyazında o şanlı ve şerefli bayrağı eminim ömrünün son anında korumaya çalışmış kahraman askerimizin kan izleri hala duruyordu. Gözlerime dolan yaşları, o askere karşı duyduğum hüzünden değil de bir ezilmişlikle döktüğümü zannetmesinler diye kimselere göstermemeye çalıştım. Ancak, o camekanın önünde uzun süre kaldığımı gören müze görevlisi bir deniz eri yanıma yaklaşınca kendisine "Bu bayrağı herhalde muzaffer olduğunuz bir savaşta almış olmalısınız ki burada sergiliyorsunuz!" dedim. Gayet iyi ingilizce konuşan bu müze görevlisi kem küm etti ve biz o savaşta aslında yenildik tarzı lafları ağzında geveledi. O zaman da ben kendisine, "Bak dostum bu müzenin çok daha büyüğü Istanbul'da var. Umarım bir gün gider sen de ziyaret edersin ama o müzede bu savaşın galibi biz olduğumuz halde bir Yunan askerinin kanını taşıyan Yunan bayrağı sergilenmez. Yoksa elimizde Yunan bayrağı ve sancağı mı yok!" dedim. Çocukcağızın yüzü İyon denizinde lodos fırtınasına tutulmuş gibi alabora oldu. Özür dilerim, belki yaptığım doğru değildi ve bu tür şovenist gösteriye gerek yoktu ama o kan izleri aklımı başımdan aldı! Atina stadında 4 gol atmış futbolcu gibi hissettim kendimi; itiraf etmeliyim.

Atina'dan Yunanlıların Türkleri hiç tanımadıkları, tanıdığını düşünenlerin de yanlış tanıdıkları izlenimiyle döndüm. Gittiğim ve saatler geçirdiğim tüm kitapçılarda öğrenmeye başladığım kırık dökük yunancamın müsaade ettiği kadarıyla karıştırdığım kitaplarda, hâlâ Anadolu özlemi ve Megalo İdea vahlanmaları görülüyordu. Bir toplantı sırasında katılımcılardan birinin cep telefonunda çalan Sıksara kemençe havası üzerine konuşmamı kesip o melodinin tınılarıyla horon tepmeye başlayınca, odadakilerin şaşkınlığının benim gibi ciddi bir hocanın ani başlayan horon oyunundan mı yoksa, bir türkün nasıl olup da (pöh!) horon bildiğine mi şaşırdıklarından mı kaynaklandığını doğrusu anlamadım ama ben büyük keyif aldım, Maçkalı (Trabzon'un Maçkası tabii) tabiatımla...

Yunanlılar belli ki kendi başlarına bizi tanımayacaklar ama biz neden kendimizi doğru şekilde tanıtmıyoruz? Zevksiz ve anlamsız turistik broşürler yerine Türk kültürünü tanıtmak için neden bir gayretimiz yok? O zaman bizi neden tanımıyorlar diye sitem etme hakkımız olabilir mi?

Yunan yemekleri en iyi ihtimalle beceriksiz ve pişirmeyi bilmeyen bir aşçı elinden çıkmış türk yemekleri gibi. Bunu dünyanın 56 ülkesinde yemek yemiş biri olarak söylüyorum yoksa milliyetçi söylemlere takılmış biri olarak değil. Akropol'ün dibindeki Manastraki ve Plaka mahallelerinde tek bir lezzetli yemek yiyememiş biri olarak, Atina'yı turist merkezlerinde tanımamın ve tadmamın mümkün olmayacağını kabul ederim ama ihtimaller hesabı en azından tek bir yemeğin lezzetli olmasını gerektirmez mi? Heyhat, hayır...

Yolunuz Atina'ya düşerse onlardan Türklerin nasıl Akropol'ü barut deposu yaparak Venedik hücumunda yıkıma uğrattığını dinlediğinizde siz de benim mihmandara sorduğum soruyu sorabilirsiniz: "1821 de bağımsızlığına kavuşup Yunanistan Krallığı kurulduğunda Atina'da tam 52 tane cami vardı. Bunlarda sadece 2 tanesi artık ayakta: biri bir seramik müzesi diğeri ise bir ardiye olmuş. Geri kalan 50 taneyi de Venedikliler mi yıktı?" O camiler orada olsaydı da içine girip ibadet etmeyi düşünmeyecek veya düşünecek olsa da becerip gerçekleştiremeyecek biri olarak, kültürümün bir parçası olan bana ait o emanetleri doğrusu gözüm aradı. Sizin de arayacak...

Herşeye rağmen Atina mutlaka görülmesi gereken bir gezgin durağı. Tavsiye ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Görevim nedeniyle 2 yıl yaşadığım Atina'yı anlatan yazınızı büyük bir zevkle ama nostaljiyle okudum. Cami konusuna gelince Yunan Dışişleri Bakanı Bakoyanni hanıma göre zamanı belirsiz ancak bir cami inşa edilecekmiş. Saygılarımla.

Ömer ÖZDAMAR 
 11.03.2008 20:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 3725
Kayıt tarihi
: 29.06.06
 
 

1953 Trabzon doğumluyum. TED Ankara Koleji (1971), ODTÜ Makina Müh (1976) lisans, University of New ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster